Acar Longozu Genel Fiziki Özellikleri > Coğrafya Blog, Coğrafya Forum, Coğrafya Hakkında, Bilmeniz Gerekenler, Ne Nedir?, Coğrafya Haber, Coğrafya Yazılar,Acar,Longoz,Genel,Fizik,Özellikler

Acar Longozu Genel Fiziki Özellikleri > Coğrafya Blog, Coğrafya Forum, Coğrafya Hakkında, Bilmeniz Gerekenler, Ne Nedir?, Coğrafya Haber, Coğrafya Yazılar,Acar,Longoz,Genel,Fizik,Özellikler


Genel Fiziki Özellikleri:


Acarlar Longuzu, genelde güneyinden katılan küçük derelerle beslenmektedir. Mevsimlik akışa sahip bu dereler göl alanını beslerken, fazla sular doğuda Okçu Dere vasıtasıyla önce Sakarya Nehri’ne, oradan da Karadeniz’e ulaşır. Karadeniz’e bu kadar yakın bir kıyı alanında şekillenen Acarlar Longozu’nun
Coğrafi konum ve jeopolitik

Coğrafi konum ve jeopolitik

COĞRAFİ KONUM ve JEOPOLİTİK

COĞRAFİ KONUM

Coğrafi konum; dünya üzerinde seçilmiş bir yerin matematik ve özel konumu ile jeopolitik önemini kapsamaktadır..

Türkiye’nin özel konumunun Türkiye üzerindeki etkileri

Özel konum bir yerin;

Kıtalara ve denizlere göre konumu,ticaret yollarına göre konumu,askeri-siyasi ve ekonomik güç merkezlerine göre konumu,doğal ve beşeri kaynak potansiyeli,yer şekilleri özellikleri gibi soruların cevaplandırılmasıyla açıklanmış olur.

Buna göre Türkiye’nin özel konumunun etkileri;

Bir Avrupa ülkesi olan Türkiye;Asya,Afrika ve Avrupa’nın birbirine en çok yaklaştığı yerde bulunur.Asya ile Avrupa arasında köprü durumundadır.

Akdeniz,Ege,Marmara ve Karadeniz’e kıyısı olan bir yarımada ülkesidir.

İstanbul ve Çanakkale boğazlarına sahiptir.

Dünya petrollerinin büyük bölümüne sahip olan Orta doğu ülkeleri ile Kafkas ülkelerine komşudur.Bu nedenle Orta doğudan Avrupa’ya giden petrol boru hatları ülkemizden geçmektedir.

Zengin yer altı ve üstü zenginliklerine sahiptir.

Dünya ticaretinde önemli bir yere sahiptir.

Asya ve Avrupa arasında yer alması ve birçok medeniyete ev sahipliği yapması tarihi ve turistik önemini artırmıştır.

Türkiye Alp-Himalaya dağ kuşağı üzerinde bulunur.Bu nedenle yeryüzü şekilleri dağlık ve engebeli ,yükselti ortalaması fazla,yer yapısı kırıklı,deprem olasılığı yüksek ve sıcak su kaynaklarınca zengindir.

Batıdan doğuya doğru gidildikçe yükselti arttı için sıcaklık düşer,karasallık artar.

Dağlar genellikle doğu-batı yönünde uzanır.Ege bölgesinde dağlar kıyıya dik,Akdeniz ve Karadeniz bölgelerinde kıyıya paralel olarak uzanır.

Yer şekilleri çok engebeli olduğu için,gerçek alan ile izdüşüm alanı arasındaki fark fazladır.

İklim,bitki örtüsü,tarım ürünleri çeşitliliği fazladır.

Türkiye’nin Matematik Konumu ve Sonuçları:

Nasıl ki şehirdeki bir evi bulabilmek için mahalle,cadde,sokak ve ev numarası gibi unsurlara ihtiyaç varsa Türkiye’nin dünya üzerindeki yerini bulabilmek için de dünyayı enine ve boyuna kesen hayali çizgilere ihtiyaç vardır.Bunlar paralel ve meridyenlerdir..



Bulunduğu boylamın Türkiye üzerindeki etkileri:

Boylam herhangi bir yerin başlangıç meridyenine olan uzaklığının açı cinsinden değeridir.Türkiye 26 derece doğu boylamı ile 45 derece doğu boylamı arasında yer alır.

Dolayısıyla; En doğusuyla en batısı arasında 76 dakikalık zaman farkı vardır.

Ulusal saati başlangıç saat diliminin yerel saatiniden ileridir.

Dikkat:Türkiye saatinin başlangıç meridyenin yerel saatinden ileri olması,dünyanın ekseni çevresindeki hareketini batıdan doğuya doğru yapmasının sonucudur.Örneğin Van güneşi İzmir’den önce görür,dolayısıyla Van’da yerel saat daha ileridir.

2. ve 3. Saat dilimlerini kullanır.

Dikkat: İletişim hizmetlerinin gelişmesi ile beraber uluslar arası ilişkilerin sağlıklı yürütülebilmesi için uluslar arası saat dilimleri düzenlenmiştir. Bunun için başlangıç meridyenin 7 derce 30 dakika doğusu ile batısı başlangıç (0) saat dilimi olarak kabul edilmiştir.7 derece 30 dakika doğu meridyeninden 152er meridyen doğuya doğru gidildikçe bir sonraki ortak saat dilimine geçilmiş olur. Dolayısıyla Türkiye’nin ulusal saat ayarını yaptığı 2. Saat dilimi 22 derce 30 dakika doğu ile 37 derce 30 dakika doğu meridyeni  arasıdır.

Dikkat:Türkiye kış mevsiminde saat ayarını 30 derece doğu meridyenine göre yapan 2. Saat dilimini,yaz mevsiminde ise saat ayarını 45 derece doğu meridyenine göre yapan 3. Saat dilimini kullanır.İleri saat uygulamasının nedeni,gün ışığından daha fazla yararlanmak ve enerji tasarrufunda bulunmaktır.

Bulunduğu enlemlerin Türkiye üzerindeki etkileri:

Enlem herhangi bir yerin ekvatora olan uzaklığının açı cinsinden değeridir. Enlem doğal ve beşeri süreçler üzerinde önemli etkilere sahiptir.

Kuzey yarı kürede olduğu için

Güneyden kuzeye doğru gidildikçe;

Güneş ışınlarının yere değme açısı küçülür.

Sıcaklık azalır

Buharlaşma ve denizlerin tuzluluk oranı azalır.

Gölge boyu uzar.

Çizgisel hız azalır.

Gece ile gündüz arasındaki zaman farkı artar.

Güneyden gelen rüzgarlar sıcaklığı artırır,kuzeyden gelen rüzgarlar sıcaklığı azaltır.

En uzun gündüz 21 Haziranda,en uzun gece ise 2 Aralıkta yaşanır.

21 haziranda yaz mevsimi,21 aralıkta kış mevsimi başlar.

Gölge boyunun en uzun olduğu tarih 21 aralık,en kısa olduğu tarih ise 21 hazirandır.

Dönenceler dışında olduğu için

Güneş ışınları hiçbir zaman dik açıyla düşmez.

Gölge boyu hiçbir zaman sıfır olmaz.

Orta kuşakta olduğu için;

Yerkürenin eksen eğikliğine bağlı olarak oluşan matematik iklim kuşaklarının sınırlarını dönenceler ve kutup daireleri çizer.Türkiye kuzey kutup dairesi ile yengeç dönencesi arasında orta kuşakta yer alır.

Dolayısıyla;

Dört mevsim belirgin olarak yaşanır..güneş ışınları hiçbir zaman dik olarak gelmez,teğet olarak geçmez.

Cephe yağışları görülür.

Sürekli sıcak ve soğuk iklimler görülmez.

Batı rüzgarlarının etkisi altındadır.

Ilıman iklimlerin etkisi altındadır.

Güneş ışınlarının geliş açısının yıl içindeki değişimi fazladır..

Yıl içinde sıcaklık değişimi fazladır.

Bunlara dikkat!!!

Türkiye de dört mevsimin belirgin olarak yaşanması matematik konumun,aynı anda dört mevsimin yaşanması özel konumun sonucudur.

Türkiye de kısa mesafelerde sıcaklık değişiminin fazla olması yükselti farklılığı ve bakının sonucudur. Söz gelimi Toroslar’ın güney yamaçlarının kuzay yamaçlarına göre,Iğdır Ovası’nın yanı başındaki Ağrı Dağı zirvesinden sıcak olması özel konumun sonucudur.

Buna karşılık yıl içinde sıcaklık değişimi fazladır. Bu durum yıl içinde güneş ışınlarının yere yaptığı en büyük açı ile en küçük açının farkıyla ilgilidir. Sonuçta, yıl içinde sıcaklık değişiminin fazla olması, matematik konumunun sonucudur.

Dikkat; Türkiye’nin iklim özellikleri,bitki örtüsü,tarım ürünleri ve ekonomik faaliyetleri hem matematik konumundan hem de yüzey şekillerinden etkilenir..
Türkiye’nin Jeopolitiği

Ülkelerin uluslar arası platformda yürüttükleri siyaseti belirleyen en önemli faktör coğrafi özellikleridir. Ülkelerin coğrafi özellikleri ile siyasetleri arasındaki ilişkiler jeopolitik konumu oluşturur. Bu karşılıklı etkileşime dayalı işilkileri,siyasi coğrafyanın bir kolu olan jeopolitik inceler.

Dikkat; Ülkelerin jeopolitik açıdan hassas ve kuvvetli yönleri bulunabilmektedir. Örneğin,Türkiye’nin fiziki ve beşeri coğrafya özelliklerini göz önüne alırsak,üç tarafının denizlerle çevrili olması nedeniyle denizden gelebilecek tehditlere açık olması hassas yönünü,boğazlar vasıtasıyla Karadeniz ve Akdeniz’e yapılan giriş ve çıkışları kontrol edebilmesi kuvvetli yönünü oluşturur.

Türkiye’nin Jeopolitik geçmişi

Türkiye bulunduğu coğrafi konum itibariyle siyasi,kültürel ve ekonomik açıdan dnyanın en önemli ülkelerinden birisidir. Bu özelliklerinden dolayı Türkiye, tarihsel süreçte Roma,Bizans,Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti olmak üzere güçlü devletlerin egemenlik sahası olmuştur.

1071 Malazgirt zaferiyle sonsuza kadar Türk yurdu olan Türkiye, 1299 yılından itibaren uzunca bir süre dünya siyasetine yön veren Osmanlı Devletinin egemenlik sahası olmuştur.16.yy’da coğrafi keşiflerle dünya ticaretinin karalar  üzerinden denizlere geçmesi, Osmanlı devletinin elinde tuttuğu ipek ve baharat yollarının önemini kaybetmesi,önce ekonomik sonra da siyasi olarak gücünün zayıflamasına neden olmuştur.

Zamanla siyasi ve askeri gücünü kaybeden Osmanlı Devleti,20. yy’ın başında tarih sahnesinden silinmiş,onun yerine Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde yeni bir Türk devketi olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuştur..

Günümüzde Türkiye’nin Jeopolitik konumu

Türkiye bulundu konum içinde,komşu ve bölge ülkeleri için barış,demokrasi,istikrar,hoşgörü örneğidir. çevresine bu değerleri yansıtma konusunda iyi niyetli ve yoğun bir çaba içinde olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti;

Zengin petrol rezervlerine sahip olan Orta doğu ve Hazar havzası ile önemli deniz ulaştırma yollarının kavşağında bulunan Akdeniz havzası içinde yer alır.

SSCB ve Yugoslavya’nın dağılması ile yapısal değişim geçiren Balkanlar,dünyanın kanayan yaraları olarak adlandırılan Kafkasya ve Ortadoğu,arayışlar içinde olan Orta Asya ve dünya ticaretinin 4 te 1 ine sahip olan Avrupa’dan oluşan coğrafyanın merkezinde bulunmaktadır.

Kafkasya ve Orta Doğu’da ki petrol ve doğal gazın batıya ulaştırılması için belirlenen güzergahlardan en önemlisi üzerinde bulunmaktadır.Dolayısıyla Türkiye,doğu-batı ve kuzey-güney eksenli enerji güzergahları üzerinde güvenilir ve istikrarlı bir ülkedir.

Türkiye coğrafi konumu itibariyle birçok farklı siyasi,askeri,ekonomik ve ticari küresel ve bölgesel ölçekli kuruluşlara üyedir.

Türkiye üye olduğu küresel ve bölgesel ölçekli kuruluşlar içerisinde coğrafi konumundan ve tarihsel geçmişinden aldığı güçle aktif ülke konumundadır. Bu örgütlerin birçoğunun kuruluş aşamasında hem katılımcı hem de kuruluşun ama ve felsefesini ortaya koyma konusunda önderlik etmiştir.

Türkiye’yi doğrudan ilgilendiren sorunlar:

Irak Sorunu,Kıbrıs sorunu,Batı Trakya sorunu,su sorunu (Fırat-Dicle), Ege sorunu (Kıta Sahanlığı)

Türkiye’yi dolaylı olarak ilgilendiren sorunlar:

Ortadoğu sorunu,Bosna-Hersek sorunu,Kafkasya sorunu,Kosova sorunu,Makedonya sorunu









Tuz gölü kıpkırmızı!!

Tuz gölü kıpkırmızı!!

(Coğrafya) Su kuşlarının besin zincirinde önemli halkayı oluşturan "Artemia"ların ölümü, Tuz gölünü kırmızıya boyadı.

A sınıfı sulak alanlar içerisinde yer alan Tuz Gölü, tuz üretiminin yanısıra flamingo, suna, bataklık kırlangıcı, martı gibi su kuşlarının konaklama ve kuluçka alanını da oluşturuyor. Bunun yanı sıra Tuz Gölü, dünya kültür balıkçılığında canlı yem olarak kullanılan Artemia'yı doğal stok halinde bulundurması nedeniyle biyolojik açıdan da son derece önemli bir konumda bulunuyor. Tuz Gölü'nde konaklayan ve kuluçkaya yatan su kuşlarının besin zincirinde "Artemia" vazgeçilmez bir halkayı oluşturuyor.

Artemia Salina, tuz göllerinde yaşayan, yetişkinleri 1 cm olabilen bir zooplanktondur.

Artemia'nın ölümü ile oluşan asitler nedeniyle Halobacteriaların çoğalması, daha az organik madde ve kırmızı renk oluşmasını sağlayarak daha hızlı buharlaşmaya sebep oluyor; bu da gölün rengini kırmızıya dönüştürüyor.
Dünya da şişmanlıyor

Dünya da şişmanlıyor

(Cografya)  Sadece dünyalılar değil, üzerinde yaşadıkları yerküre de "şişmanlıyor".

Geophysical Research Letters dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, uydu görüntüleri, su kütlelerinin yer  değiştirmesi nedeniyle Dünya’nın "göbeklendiğini" ortaya koydu.

Kendi ekseninde dönmesinin de etkisiyle kutup bölgelerinde biraz "basık" olan yerkürenin, Grönland ve Antartika’da ki buzulların erimesi nedeniyle ekvator  bölgesinde giderek kalınlaştığı belirtildi.

Araştırmaya katılan uzay mühendisi Steve Nerem, 22 bin yıl öncesine kadar kuzey kutbunun kilometrelerce uzanan buzlarla kaplı olduğunu belirtti. Kütlesi sudan daha ağır olan buzun erimesinin ardından altındaki yerkabuğunun biraz dolgunlaştığını ifade eden Nerem, bu nedenle dünyanın giderek yuvarlaklaştığını kaydetti.

Buzulların erimesiyle kutuplardaki baskının azalması ve bu sayede Dünya’nın orta bölümünde "zayıflaması" bekleniyordu. Aslında bilimadamları yıllarca yerkürenin orta bölümünde "inceldiğini" gözlemledi. Ancak 1990’lardan itibaren Dünya orta bölümünde "şişmanlamaya" başladı; tıpkı alt ve üst taraftan bastırılan bir top gibi.

Bu değişikliğin nedeni ise buzulların erimesiyle oluşan su kütlelerinin Dünya’nın dönüşüyle birlikte ekvator bölgesine itilmesi. Ekvator civarındaki su seviyesinin yükselmesiyle de yerkürenin "beli" kalınlaşıyor.

Grönland ve Antarktika’daki buzulların erimesi sonucu yılda 382 ton buz kütlesi yok oluyor. Oluşan suyun büyük miktarı ekvatora doğru çekiliyor. Böylece her on yılda bir bu bölge 70 santimetre kalınlaşıyor.
Kayıp Şehir Atlantis

Kayıp Şehir Atlantis

(Cografya) Jeologlar, Kuzey Atlantik Okyanusu’nda deniz tabanının altında, yer hareketleri sırasında su yüzüne yükselip yeniden batan bir ada keşfetti. Bilimciler, uzun süre su yüzeyinin üstünde kalan bu kara parçası üstünde yerleşim yerleri oluşmuş olabileceğini, bunun da 'Atlantis' efsanesinin doğmasına yol açma ihtimalinin bulunduğunu düşünüyor.

56 milyon yıl öncesine uzanan coğrafi oluşumda nehir yatakları ve dağlar bulunduğu belirtiliyor. Nature Geoscience dergisinde yayımlanan araştırma ekibinin başındaki isim, Cambridge Üniversitesi’nden Nicky White, “Deniz yatağının yaklaşık 2 kilometre altında antik bir kara parçası duruyormuş gibi görünüyor” dedi.

Söz konusu kara parçası, İskoçya’nın açıklarında bulunan Orkney-Shetkand Adaları’nın batısında keşfedildi. Kapladığı alan yaklaşık 10 bin kilometre kare olan esrarengiz adanın İskoçya’yı oluşturan kara parçasına ait olabileceği, hatta Norveç’e kadar uzandığı düşünülüyor.

Bilim insanlarının yaptığı keşif, okyanus tabanı ve derinliklerine inen ses dalgalarını kullanan sismik ölçümler sayesinde yapıldı. Araştırma ekibindeki Ross Hartley, sismik verilerle oluşturulan haritanın, efsanevi 'Atlantis' adasını anımsattığını belirtti.

Araştırmacılar, kara parçasında sekiz büyük nehir ortaya çıkarırken, okyanus tabanının altından taş örnekleri topladı. Örneklerde çiçek poleni ve kömüre rastlanması, kara parçasında yaşama olanak veren bir coğrafi yapı olduğunu savundu.

White, “deniz tabanının altında küçük fosiller gibi deniz yaşamına ait örnek bulduklarını, bunun da keşfedilen kara parçasının bir zamanlar su seviyesinin üzerinde olduğunu, sonradan denize dibine çöktüğünü gösterdiğini” belirtti.

White, bu durumun önemli bir soruyu akıllara getirdiğini söyledi: “Kara parçasını suyun üzerine çıkaran, ardından 2.5 milyon yıl içinde tekrar okyanusun dibine gömen etki neydi?” Araştırmacılar, 2.5 milyon yılın jeolojik açıdan kısa bir süre olduğuna dikkat çekti.

NASIL SU YÜZÜNE ÇIKTI?
White ve ekibi, esrarengiz kara parçasının bir zamanlar su yüzüne çıkmasını sağlayan etkinin, okyanus tabanındaki yanardağ faaliyeti olduğunu düşünüyor. Dünyanın çekirdeğinden okyanusa hareket eden lav ve diğer materyalleri taşıyan oldukça sıcak akım, bazen daire veya mantar şeklini alarak okyanus tabanında yükseliyor.

Araştırmacılar, bu tür bir akımın keşfedilen kara parçasını yaklaşık 30 milyon yıl öncesinde okyanusun yüzeyine taşıdığını düşünüyor.




Süper Yanardağlar

Süper Yanardağlar

Küresel ısınma bu yüzyılda insanlığın karşı karşıya geleceği en büyük sorunlar arasında sayılıyor. Ne var ki hakkında çok az şey bilinen bir başka doğal felaket, belki de küresel ısınmadan daha ciddi bir sorun olarak karşımıza çıkacak. Bu da bir süper yanardağın eninde sonunda faaliyete geçmesi olasılığı. Yerbilimciler böyle bir olasılıkta söz ediyorlar.Kuşkusuz böyle bir durumda Dünya’nın o bölgesindeki sıcaklıkta ve belki de küresel sıcaklıkta da önemli bir yükselme olabilir. ABD’deki Yellowstone Ulusal Parkı’nda yapılan bir söyleşi de Yellowstone’un böyle bir patlama için geç bile kalmış olduğu bildirildi. Tarihsel kayıtlar Yellowstone’un, her 600 000 yılda bir etkin duruma geçmiş olduğunu ortaya koyuyor; en son olarak da 640 000 yıl önce patlamış. Londra’daki Berfield Greig Afet Araştırma Merkezi’nden Prof. Bill McGuire “Uydularla ölçülen yüzey deformasyonları ve başka işaretler bölgenin hâlâ etkin olduğunu ortaya koyuyor. Yeni bir patlama için hazırlık yapıyoruz” diyor.

Süper yanardağlar gerçekte dağ biçiminde değiller; büyük çöküntüler biçiminde oluyorlar. Bunlar,  kaldera  denen çökmüş dev kraterler. Saptanmaları da zor.Yellowstone kalderası 10 km boyunda ve 30 km eninde. Yüzeyinin sekiz kilometre altında da dev bir mağma odası bulunuyor. Mağma odasındaki basınç arttıkça, yüzey yükseliyor ve ölçülebilir bir sıcaklık artışı oluyor. Ancak yanardağ bilimciler Yellowstone’un ne zaman patlayacağını tam olarak bilemiyorlar. Kıyamet! Küresel   Afetlerin  Doğa Tarihi adlı kitabın yazarı McGuire, Yellowstone’da olası bir patlamanın 2074’te olabileceğini ileri sürüyor. Son iki milyon yıl içerisinde her 100 000 yılda böyle iki olay olmuş. Süper yanardağların bulunması olası bölgeler genellikle güneydoğu Asya gibi, kıta plakalarından birinin bir başkasının altına girdiği bölgeler. Ancak ilginçtir ki güney İtalya’da Napoli dolaylarında da bir kaldera bulunuyor. Londra Yerbilim Derneği’nden Dr. Ted Nield “Yellowstone’un bir benzeri daha küçük ölçekte orada da olabilir” diyor.

Bir süper yanardağın patlaması, sıradan bir yanardağ patlamasından 10-100 kez daha etkili oluyor. Dünya’ya çarpan bir göktaşınınkine eşdeğer bir enerji ortaya çıkıyor. Dünya’ya gelmekte olan bir göktaşının rotasını değiştirebilirsiniz; ancak bir süper yanardağ için yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Patlama sırasında binlerce kilometreküp kaya, kül, toz, kükürt dioksit ve başka birçok gaz atmosferin üst tabakalarına fırlatılır. Orada, Dünya’ya gelen güneş ışınlarını yansıtan bir tabaka oluşur. Böylece Dünya’nın yüzey sıcaklığı da düşer; tıpkı nükleer kışta olduğu gibi. Bu etkiler 4-5 yıl sürebilir; tarım ürünleri ölür ve tüm ekosistem çökebilir.” diyor McGuire. Buz kayıtları, Sumatra’daki Toba yanardağının 74 000 yıl önceki patlamasının 3-5°C’lik bir küresel soğumaya yol açtığını gösteriyor. Sıradan yanardağ etkinliklerinin bile iklim üzerinde etkileri olabiliyor. Endonezya’daki Toba yanardağı 1815’te patladığında birkaç yıl boyunca Dünya’da yüzey sıcaklığı bir derece kadar düşmüştü.

Tsunami

Tsunami

TSUNAMİ (DEV DENİZ DALGALARI)

Leonardo Da Vinci, 1504 yılında tamamladığı teknik notlarında, 1489 yılında, Adalya körfezinde denizin yarılarak, sularının çekildiğini, sonra tekrar karaya doğru ilerlediğini, bu sırada oluşan büyük dalgaların da kıyıyı istila ettiğini belirtmektedir. Bu ifade tsunamiyi anlatmaktadır. TÜBİTAK desteği ile ODTÜ, Afet İşleri Genel Müdürlüğü ve Japonya'nın Tohoku Üniversitesi ile ortaklaşa yürütülen çalışmada Ege kıyılarında Vinci'nin ifade ettiği 1489 yılındaki olayın izleri Dalaman (Muğla) kıyılarında bulunmuştur. Deniz, o yıllarda Dalaman deltasının bir bölümünde, bir kez olmak üzere kıyıdan 250 m içeriye kadar ilerlemiştir. Bu doğal afetin Tsunami olduğu, alınan örneklerin Japonya'da yapılan analizleri sonucunda belirlenmiştir (Yalçıner, 1999). Tsunami (Tsu-nami) Japon dilinde "Liman dalgası" anlamına gelmektedir. Tsunamiye sismik deniz dalgası ya da deprem deniz dalgası da denilmektedir. Tsunamileri anlamak için önce bunların rüzgârların ve gelgitlerin yarattığı dalgalardan ayırt etmek gerekiyor. Okyanuslarda esen rüzgârlar yüzeyde dalgalanmalar yaratabilirler. Okyanus ve deniz tabanlarını ileri-geri süpüren gel-gitler, tsunamiler gibi okyanus dibine kadar ulaşabilen akıntılar oluşturabilirler. Bu dalgalar rüzgârın, ayın ve güneşin etkisine bağlı olarak gelişmekte olup, tsunami ile ilgili değildirler.

Tsunamilerin oluşabilmesi için:

1-Yer kabuğunda düşey yönlü bir hareket olmalıdır (Normal ya da Ters fay hareketlerinde olduğu gibi)

2-Depremin odak noktasının deniz ya da okyanusun altında olması gerekir

3-Deniz altında büyük boyutlu kayma oturmaların oluşması gerekir

4-Deniz altında volkanik patlamalar olması gerekir (Demirtaş, 1999).



Dev deniz dalgalarının okyanuslardaki hızları saatte 750 km ye ulaşabilmektedir. Tek bir dalga yüksekliği birkaç metre, uzunluğu açık denizlerde 750 km olabilmektedir. Derin denizlerde tehlikesiz olan bu dalgaların yüksekliği sığ kıyılarda 30 metreye çıkabilmekte ve yıkıcı olabilmektedir. Tsunamilerin oluşması için, su kütlesinin bir kuvvet tarafından etkilenmesi gerekmektedir. Derin sularda oluşan dalga daha sonra, sığ kıyılara doğru hareket etmekte ve bu kıyılarda sel ve tufan benzeri hasarlara neden olmaktadır. Sığ sularda özellikle "V" şeklinde daralan körfezlerde, körfez tabanının düşük eğilimli olması halinde, dalga içerisindeki enerjinin sıkışmasıyla çok büyük bir tsunami (dev deniz dalgaları) ortaya çıkmaktadır (Oksay, 1999). Tsunami ilk oluştuğunda tek dalga şeklinde olup, daha sonra iki, üç ya da beş dalgaya bölünerek çevreye yayılmaktadır. Bu dalgaların ilki ve sonuncusu zayıf enerjili olmaktadır. Kıyıda görülen hafif ve anormal su değişimi ilk dalganın izidir ve gelecek olan kuvvetli dalganın da habercisi olabilmektedir. Tsunami daha çok okyanus kenarlarında bulunup, okyanuslara açık olan ülkelerde olmaktadır. Okyanuslarda olan deprem ve yanardağ patlamaları tsunamiye yol açmakta ve oluşan dalgalar ada ve kıyı ülkelerinde büyük çaplı hasarlara yol açmaktadır. 1755 Portekiz depreminde İspanya, Portekiz ve Fas kıyılarında tsunami oluşmuş olup, 1883 deki Krakatao adası volkan patlamasında oluşan tsunamide Sumatra'da 36 500 kişi, 1933 Japonya depreminde oluşan tsunamide 3000 kişi, 1946 Aleutian adaları (Alaska) depreminde oluşan tsunamide 122 kişi, 1998 Papau Yeni Gine depreminde oluşan tsunamide de 3000 kişi hayatını kaybetmiştir. Ülkemizde, Dalaman sahilleri dışında Didim ve Fethiye'de de günümüzden 3500 yıl önce tsunami oluşmuştur (Yalçıner, 1999).
Tektonik Levhalar ve Kıta hareketleri

Tektonik Levhalar ve Kıta hareketleri

Tektonik Levha ve Kıta Hareketleri

Milyarlarca yıldır var olan dünya coğrafyası, bugüne kadar birçok kez değişmiştir. Yer kabuğunun yüzeyi lastik topta ki gibi tek bir bütünsel kabuktan değilde, küresel şeklini bozmadan; çatlamış yumurta kabuğu gibi pek çok parçalardan oluşmuştur. Bazen üzerinde okyanusal ve kıtasal kabuk alanlarını birlikte kapsayabilen bu tek, dev ya da küçücük kabuk parçalarına levha denilmektedir. Bu levhalar bir yayılma kutbu ekseni etrafında hareketlerini sürdürmektedirler. Yer kabuğunda Büyük Okyanus, Avrasya, Arabistan, Güney Amerika, Kuzey Amerika, Afrika, Nazka, Hindistan-Avustralya, Antarktika, Kokos, Tongo, Anadolu levhası gibi levhaların dışında birçok küçük levha daha bulunmaktadır.

Levhalar kıtaları oluşturan kıtasal kabuk ile okyanusların tabanındaki kısmı oluşturan okyanusal-kabuktan, ya da sadece bunlardan birinden meydana gelebilirler. Dünyanın merkezî kısımlarında üretilen ısı, mantodan geçerek daima dışarıya doğru ilerlemeye çalışır. Bu olay üst mantonun hareketlenmesine ve burada konveksiyon akımlarının gelişmesine neden olur. Bu hareketler yeryüzünü kaplayan kırılgan yer kabuğu parçalarıyla (levhalar) sürtünme nedeniyle, onların hareket etmesine, buna bağlı olarak oluşan kırıklardan da yanardağların püskürmesine, kıtalar arasındaki okyanusların açılmasına ya da kapanmasına neden olurlar. Levhaların kıtasal kabukları kimi zaman gölde serbestçe yüzen sallar gibi birbirinden uzaklaşırken, kimi zaman da birbirine yaklaşırlar. Yakınlaşma, okyanusal kabuğun kırılarak yerin içerisine doğru dalmasına, bu şekilde okyanusal kabuğun dalarak tükenmesinden sonra da çarpışmasına neden olur. Kıtasal kabuk kesimlerinin, birbirinden uzaklaşan konveksiyon akımlarının etkisi altında kalmasıyla ise, kabuk iki parçaya ayrılır ve parçalar birbirinden uzaklaşmaya başlarlar. Bu uzaklaşma iki parça arasında genişleyen bir okyanus ile büyüyen bir okyanusal kabuğun gelişmesini sağlar. Levhaların hareket hızları 24 cm/yıla kadar değişiklik göstermektedir. Bu da kıtaların coğrafyasında ve mekânında sürekli değişikliklere neden olmaktadır.



YER DEĞİŞTİREN LEVHALAR

Dünyanın çehresi, oluşumundan beri sürekli olarak ve yavaş yavaş değişe gelmiştir. Bu değişikliklerin en iyi tanınanları, günümüze yakın olarak gerçekleşenleridir. Örneğin günümüzden 200 milyon yıl önce dünyada Pangea adlı tek bir kara kütlesi ile tek bir okyanus vardı. 180 Milyon yıl önce Pangea kıtası, yılda santimetrelerle ölçülen hızla, çizgisel bir hat boyunca yarılmaya başlamış ve oluşan iki parça birbirinden uzaklaşmaya çalışmıştır. Pangeanın bu parçalanma süreci gelişmeye başlamış, başlangıçta Gondvana ve Avrasya olmak üzere iki kıtaya ayrılmıştır. Daha sonra da Kuzey Amerika Afrika'dan, Hindistan da Antarktika'dan ayrılmıştır.135 milyon yıl önce Gondvana ile Avrasya kıtaları arasındaki açılma süreci devam etmiştir. Bu açılmanın geometrisi Labrador denizini açan yarılmaya doğru ilerlemiştir. Bu gelişme daha sonra Gröndland'ı Kuzey Amerika'dan ayıracaktır. Bu sırada Hindistan kıtası da Asya'nın güney kıyılarına çarpmak üzere kuzeye doğru ayrılarak ilerlemektedir. 65 milyon yıl önce ise Güney Amerika kıtası Afrika kıtasından ayrılmış olup, Gondvana kıtasından ayrılacak yalnızca Avustralya ve Antarktika kıtaları kalmıştır. Bugünkü kıtaların konumuna baktığımızda Atlas Okyanusunun Antarktika'dan Afrika'ya kadar uzandığını, Kuzey Amerika ile Güney Amerika'nın birbirlerine kenetlenmiş olduklarını, Gröndland'ın Kuzey Amerika'dan, Avustralya kıtasının da Antarktika kıtasından ayrılmış olduğunu görürüz. Ayrıca Hindistan kıtası kuzeye doğru hareket etmiş ve Asya kıtasına çarpması sonucunda Himalaya bölgesinde yüksek dağ silsilesi oluşmuştur. Günümüzdeki dünya coğrafyasında kıtaların konumu geçici olup, levhalar sürekli hareket halindedir. Bu hareket devam ettikçe, Afrika ve Arabistan levhaları ile Avrasya levhaları birbirlerine daha da yaklaşacaklar ve yaklaşık 100 milyon yıl sonra Karadeniz, Ege Denizi ve Akdeniz tamamen kapanacak, bu kapanmanın sonucunda da, Afrika ve Arabistan levhası ile Avrasya levhası kenetlenecektir.



Levhaların birbirinden uzaklaşması

Eğer Atlas Okyanusunun suyu tamamen yok edilebilseydi, okyanusun ortasında yanardağlardan oluşan ve binlerce kilometre uzayıp giden sırtlar ve bu sırtların zirveleri boyunca da sürekli açılan yarıklar görülecekti. Kabuk bağlamış bir çizgisel yarayı andıran bu sırtlar, okyanus ortası sırtları (yayılma sırtları) olarak tanımlanmaktadır. Bu yarıklardan yükselen magma, yarığın her iki tarafında yayılmakta ve sonra da bu alanlarda katılaşmaktadır. Sırtlar boyunca yarıkların oluşmasına ve dolayısıyla da volkanik faaliyetlerin gelişmesine; sırtların altında, üst mantodaki birbirinden uzaklaşan konveksiyon akımı eksenlerinin varlığı neden olmaktadır. Bu konveksiyon akımları sayesinde tüm Atlas Okyanusu boyunca kuzey güney yönünde, doğudaki Afrika ve Avrasya levhaları ile batıdaki Kuzey Amerika ve Güney Amerika levhaları birbirinden uzaklaşmış olup günümüzde de bu hareketlilik devam etmektedir. Benzer şekilde Kızıl Deniz, kıtaların birbirinden uzaklaşması prensibine uygun olarak, bu alanda Afrika levhası ile doğudaki Arabistan levhasının birbirinden uzaklaşmasına bağlı olarak gelişmiştir. Birbirinden uzaklaşan levha sınırlarında sığ odaklı depremler oluşmaktadır.

Levhalardan birinin diğerinin altına dalması

Eğer Büyük Okyanusun suyu yok edilebilseydi, derinliği 11 kilometreye yaklaşan çizgisel okyanus dibi çukurluklar (hendekler) görülecekti. Bu çukurluklar, biri diğerinin altına dalan levhaların sınırlarında oluşmaktadırlar. Bu dalma işlevi daha ağır olan okyanusal kabuğun, hafif olan kıtasal kabuk altına dalması şeklinde olmaktadır. Pasifik levhası ile Filipin levhasının, Avrasya levhasının altına, batıya doğru dalması ile oluşan Japon-Kuril çukurluğu, bu tür çukurluklara bir örnek teşkil etmektedir. Akdeniz'de de Afrika levhasının Avrasya levhasının altına dalmasıyla Rodos'un doğusu ve Dalaman'ın güneybatısında 4250 m derinliğe ulaşan bir çukurluk oluşmuştur. Kıtasal kabuk altına dalan okyanusal kabuk, üst manto içerisinde sıcaklık etkisiyle ergimekte ve bu ergimiş kabuk malzemesinin, yağ damlalarının su içerisinde yukarıya doğru hareket etmesi gibi bir yöntemle taşınması sonucunda da, yer yüzündeki volkanik ada yaylarını geliştirmektedir. Japonya'daki volkanik ada yayları, Güney Amerika'daki And dağları, Kuzey Amerika'daki Kayalık dağları bu tür oluşumlara örnek teşkil etmektedir. Dalmanın ileri safhasında alta dalan okyanusal kabuk tümüyle yok olmakta ve iki kıta karşı karşıya gelerek çarpışmaktadır. Bu çarpışma sırasında kıta kabuğu bu kesimlerde eğilip bükülmekte, tortul kayaçlar kıvrılarak yukarıya doğru yükselmekte ve kabuk kalınlaşması oluşmaktadır. Hindistan levhası ile Asya levhalarının çarpışması sonucunda Himalaya dağ kuşağı, Afrika levhası ile Avrasya levhasının çarpışmaları sonucunda da Alp dağ kuşağı oluşmuştur. Hint-Avrasya levhaları çarpışması sürecinde, Himalaya dağları 100 yılda 1 metre yükselmektedir. Birbirinin altına dalan levha sınırları depremselliğin en yoğun olduğu bölgelerdir. Ve bu şekilde birbirine yaklaşan levha sınırlarında hem sığ ve hem de derin odaklı depremler birlikte oluşurlar.

Levhaların birbirlerine sürtünerek hareket etmesi

Levhaların kafa kafaya geldiği sınır zonu boyunca birbirine sürtünerek yanal yönde hareket etmeleri de söz konusu olup bunlar iki şekilde gözlenmektedir. Birincisi, sürtünen iki levhadan birinin diğerine göre ters yönde yanal olarak hareket etmesi şeklindedir. Yaklaşık 1500 km uzunluğundaki Kuzey Anadolu Fayı ve Doğu Anadolu Fayı bu tipe örnek teşkil etmektedir. Kuzey Anadolu Fayı, Anadolu levhası ile kuzeyindeki Avrasya levhası arasında sınır oluşturmakta ve en azından 2 milyon yıldan bu yana da sığ odaklı depremler oluşmasına neden olmaktadır. Diğer bir hareket biçimi ise levhaların her ikisinin de aynı yönde fakat farklı hızlarda hareket etmesi şeklindedir. Bu tipe en iyi örnek ise Kuzey Amerika levhası ile Pasifik levhası arasındaki sınırı oluşturan, 1300 km uzunluğundaki San Andreas fayıdır
Yerkürenin Yapısı

Yerkürenin Yapısı

DÜNYANIN OLUŞUMU

Araştırmalara göre Dünyamız 15-20 milyar yıl önce uzayda meydana gelen çok büyük bir patlamadan sonra diğer yıldız ve gezegenlerle birlikte değişik aşamalardan geçerek bugünkü haline gelmiştir. Bu patlama çok büyük boyutta bir gaz ve toz bulutunun oluşmasına neden olmuştur. Böylesi ortamda birbiriyle çarpışan gaz kütleleri ile toz taneciklerinin birleşmesi sonucunda, ergimiş toplar halinde çok büyük kütleler meydana gelmiş ve bunlar bugünkü yıldızlar ile gezegenleri yaratmıştır. Başlangıçta çok sıcak olan Dünya yüzeyinin ilk önce ergimiş kayalardan oluştuğu, sonra da soğumaya ve farklı katmanlara ayrılmaya başladığı öne sürülür. Ağır maddeler içe doğru çökerek çekirdeği, daha düşük yoğunluktaki maddeler ise çekirdek çevresindeki katmanları oluşturmuştur. Yüzeydeki ergimiş maddelerin soğumasıyla da yer kabuğu şekillenmiştir.


YERKÜRE’NİN YAPISI

Yeryuvarlağı, iç içe kürelerden meydana gelmiştir. Bunlara geosfer adı verilir. Geosferlerin yoğunlukları ve bileşimleri birbirinden farklıdır.

A-YERKABUĞU

Litosfer ya da taşküre olarak da adlandırılır. Yerküre’nin en hafif ve en ince tabakasıdır. Yeryüzünden itibaren ortalama 33 km derinliğe kadar uzanır. Yerkabuğu, bileşimleri ve yoğunlukları birbirinden farklı iki tabakadan oluşur.

1. Granitik Kabuk (Sial)

Bileşiminde silisyum ve alüminyum olduğundan bu ismi almıştır. Yoğunluğu 2,7 – 2,8 gr/cm3 tür. Katı halde bulunur. Kalınlığı okyanus tabanlarında az iken, kıta tabanlarında fazladır.

2. Bazaltik Kabuk (Sima)

Bileşiminde silisyum ve mağnezyum olduğundan bu ismi almıştır. Yoğunluğu 3 gr/cm3 dolayındadır. Sial’in tersine okyanus tabanlarında kalınlaşır, kıta tabanlarında incelir.

B. MANTO

Yer çekirdeğinin örtüsü durumunda olduğundan bu ad verilmiştir. Astenosfer adı da verilir. Yerküre’ninyaklaşık 33 km ile 2900 km derinlikleri arasında yer alır. Yoğunluğu yerkabuğuna oranla daha  fazladır. (5– 6 gr/cm3) Mantonun üst kısmındaki maddeler plastik özelliği gösterir. Sıvı haldeki manto malzemesine mağma denir. Mağma adı verilen akışkan manto volkan, deprem gibi olayların oluşmasına neden olan bir tabakadır. Mantonun sıcaklığı 1200 °C yi bulmaktadır. Manto, yeryuvarlağı hacminin % 80'ini kaplamaktadır.

C. ÇEKİRDEK

En kalın ve ağır olan katmandır. Barisfer adı da verilir. Mantonun altında başlar ve Dünya’nın merkezine kadar uzanır. Kalınlığı 3478 km dir. Yoğunluğu 10 gr/cm3 olan ve sıvı halde bulunan üst kısmına dış çekirdek denir. Bunun altında, yoğunluğu 13gr/cm3 olan ve katı halde bulunan iç çekirdek vardır.

Dünya’nın merkezinde sıcaklık 4500 – 5000 °C yi bulmaktadır.

YERKABUĞUNU OLUŞTURAN TAŞLAR

1. Püskürük (Katılaşım) Taşlar

  • İç püskürük taşlar: Mağma, her zaman yeryüzüne kadar çıkamaz. Bazen yerkabuğunun belirli yerlerine sokularak katılaşır. Soğuma yavaş olduğundan iri kristalli olurlar. Bu taşlara örnek

olarak granit ve siyanit verilebilir.

  • Dış püskürük taşlar: Mağmanın yeryüzünde soğuyup katılaşması sonucunda oluşur. Soğumahızlı olduğundan kristalleşme ya hiç olmaz, ya da çok az olur. Bu taşlara örnek olarak andezit ve

bazalt verilebilir.

2. Tortul (Sediment) Taşlar

  • Kimyasal tortul taşlar: Sularda erimiş halde bulunan maddelerin kimyasal yollarla çökelmesi sonucunda oluşurlar. Kireçtaşı (kalker), traverten, kayatuzu, jips (alçı taşı) ve dolomit kimyasal tortul taşlardandır.


  • Organik tortul taşlar: Canlı kalıntılarının üst üste birikerek katılaşması sonucu oluşurlar. Turba, linyit, taşkömürü, antrasit ve mercan kalkerleri organik tortul taşlardandır.


  • Mekanik (klastik veya kırıntılı) tortul taşlar: Akarsular, rüzgârlar ve buzullar gibi dış kuvvetlerin aşındırdığı materyalleri taşıması ve çukur alanlarda biriktirmesi sonucu oluşurlar. Kiltaşı,

kumtaşı (Gre), buzultaşı (moren) ve konglomera kırıntılı tortul taşlardandır.

3. Başkalaşım (Metamorfik) Taşlar

Püskürük ve tortul taşların, aşırı sıcaklık ve basınç altında kalarak değişime uğramasıyla oluşurlar. Bu tür taşlar, eski özelliklerini kaybederek yeni özellikler kazanırlar. Mermer, killi şist, kristalli şist, gnays ve kuvars başkalaşım taşlarının en yaygın olanıdır.
Jeolojik Devirler-Paleozoik Zaman

Jeolojik Devirler-Paleozoik Zaman

PALEOZOİK ZAMAN

(545 myö-251.4 myö)294milyon yıl sürdü


Antik Yaşam

Yaklaşık üç yüz milyon yıl süren Paleozoik, Fanerozoiğin ilk ve en uzun zamanıdır. Bu zaman çok hücreli canlıların ortaya çıktığı, gelişip yaygınlaştığı ve ekosistemin baskın yaşam biçimi haline geldiği zaman dilimidir.

Paleozoik boyunca iklim genel olarak nemli ve ılımandı. Zaman zaman güney kıtası Gondvana'nın kutup bölgesinden geçmesiyle ya da başka biçimlerde buzul çağları yaşanmıştır. Kambriyenden hemen önce süper kıta Rodinia'nın parçalanmasıyla daha küçük kıtalar doğar. Bu kıtalardan en büyüğü olan Gondvana, Paleozoik kıtalarının ana kitlesini oluşturur. Paleozoiğin sonuna doğru kıtalar yeniden bir araya gelerek yeni bir süper kıta olan Pangea'yı oluşturur.



Paleozoiğin hemen başında "Kambriyen Patlaması" olarak bilinen olayla birlikte hayvanlar fosil kayıtlarına girer. Nerdeyse bilinen tüm hayvan şubeleri Paleozoiğin başında çeşitli türlerce temsil ediliyor, çok çeşitli omurgasız grupları denizleri dolduruyordu. Bunların arasında bazı bilim adamlarınca "deneysel" olarak kabul edilen ve kısa sürede ortadan kalkan yaşam biçimleri de vardı. Erken Paleozoikte henüz çok kırılgan olan ekosistemde yaşanan yok oluşlarla dönemin geri kalanına damgasını vuracak canlılar belirlenir. Paleozoik denizlerinin en tipik canlılarından biri eklembacaklılar grubundan olan üçloblulardı. Erken Paleozoikte çok yaygınlık ve çeşitlilik kazanan üç loblular, zamanın sonuna doğru azalarak ortadan kalktı. Paleozoiğin bir diğer baskın grubu da dallı bacaklılardı. Zaman zaman tüm türlerin %50'sinden fazlası dallı bacaklılar arasından çıktı. Tabulat ve rügoz mercanlar, yosun hayvancıkları, derisidikenlilerden deniz laleleri ve blastoidler, yumuşakçalardan nautiloidler Paleozoiğin önemli omurgasız gruplarıydı.

Paleozoiğin ortalarına doğru omurgalılar denizlerin en önemli gruplarından biri olur. Balık Çağı olarak adlandırılan bu dönemde, ilkel çenesiz balıkların ardından ilk çeneli balıklar, ilk kemikli balıklar ve köpek balıkları ortaya çıkıp yaygınlaşır. Denizlerde balıkların üstünlüğü ele geçirdiği sıralarda ilk bitkiler ve hayvanlar karaya adımlarını çoktan atmıştı. Damarsız kara yosunu benzeri bitkilerin ve kırkayak benzeri eklembacaklıların öncülük ettiği karaların çok hücreli canlılarca işgaline, Orta Paleozoiğin sonlarına doğru omurgalılardan da destek geldi. Geç Paleozoiğe gelindiğinde yeryüzü karaları uçsuz bucaksız ormanlarla kaplandı, pek çok hayvan grubunun temsilcilerinin de katılımıyla karmaşık bir karasal ekosistem kuruldu. Karasal faunanın en göze çarpan üyeleri, artık uçma yeteneğini geliştirmiş olan böcekler, iki yaşamlılar ve sürüngenlerdi. Paleozoiğin sonlarına doğru Pangea'nın oluşmasıyla iklim kuraklaşıp, karasallaşır. Sucul ortamların azalmasıyla geniş alanlara yayılmış sporlu bitkilerin oluşturduğu bataklık ormanları, yerini açık tohumlu bitkilerin oluşturduğu ormanlara bıraktı. İki yaşamlılardan da sürüngenlere doğru bir kayış oldu. Zamanın sonlarında sürüngenler oldukça çeşitlendi ve memelilerin ve dinozorların ataları olan gruplar ortaya çıktı. Bu canlılardan bazılarının kürklü ve sıcak kanlı oldukları düşünülüyor.

Permiyen sonunda, bir gök cisminin yeryüzüne çarpmasıyla, Paleozoik canlılarının büyük çoğunluğu ortadan kalkar. Yok oluşun ardından sahneye yeni canlılar çıkar Eskisinden oldukça farklı olan bu yeni yaşamla, "Dinozorlar çağı" olarak da anılan Mezozoik Zaman başlar.

KAMBRİYEN DÖNEM

545-495 myö arası
Kambriyen Patlaması:
Hayvanların hızlı evrimi ve çeşitlenmesi
Kabuklu canlılara ait ilk fosiller
Bilinen hayvan şubelerinin çoðu bu dönemde çeşitlenmiştir

Kambriyen, yeryüzü yaşamı için bir dönüm noktasıydı. Yaşamın ortaya çıkışından Kambriyene kadar geçen yaklaşık üç milyar yıllık süreç içinde yaşam hücresel düzeyde pek çok gelişme kaydetti; fakat, bu gelişim bakterilerden, bir ve çok hücreli alglerden öteye geçemedi. Geç Proterozoikte başlayan hayvanların gelişimi ve çeşitlenmesi, Kambriyene damgasını vuran en önemli olaydı. Kambriyenden hemen önce Neoproterozoiğin sonunda en ilkel biçimleriyle ortaya çıkan hayvanlar, Erken Kambriyenin sonuna kadar geçen kısa zaman dilimi içinde, yaşamın tarihi boyunca bir daha asla tekrarlanmayacak bir hızla evrimleşip, çeşitlendi. Tartışmalara karşın "Kambriyen Patlaması" olarak adlandırılan bu olayın sonunda, sadece 25 milyon yıl içerisinde, bilinen hayvan şubelerinin neredeyse hemen hepsi ortaya çıktı.

ORDOVİSYEN DÖNEM

495-440 myö arasıDeniz omurgasızlarının çeşitlenmesi
Paleozoik faunasının kurulması
Bitkilerin ve Eklembacaklıların karaya çıkışı



Ordovisyen, Paleozoik dönemin geri kalanında okyanusları dolduracak olan faunanın kurulduğu dönemdir. Kambriyen döneminde ortaya çıkan hayvanların pek çoğu aynı dönem içinde gerçekleşen yok oluşlar sonucunda tamamen ortadan kalktı. Bu yok oluşlardan yara almadan ya da hafif bir zararla kurtulabilenler ise gidenlerden kalan yerleri işgal ederek oldukça çeşitlendi. Deniz omurgasızlarında görülen bu büyük çeşitlenme "Ordovisyen uyumsal açılımı" olarak bilinir. Kabuklu deniz canlılarına ait fosillerden takip edebildiğimiz kadarıyla, Kambriyen sonunda bu canlılara ait aile sayısı 150 iken uyumsal açılımın ardından Erken Ordovisyende bu sayı 400'e çıktı. Ordovisyen uyumsal açılımı Paleozoiğin geri kalanına da damgasını vuran, bildiğimiz en büyük uyumsal açılım olayıdır. Bu olay sonucu kurulan fauna Paleozoiğin sonuna kadar varlığını sürdürecek oldukça karmaşık bir ekosistem oluşturdu.

Ordovisyenin en önemli olayı, çok hücreli yaşamın karaya ayak basmasıydı.Bu olay bizim açımızdan oldukça önemli olsa da dönemin yaşamı üzerinde büyük izler bırakmadı.

Ordovisyenin ilgi çekici olaylarından biri de süzerek beslenen canlılarda görülen dikkat çekici artıştı.

Ordovisyen uyumsal açılımıyla, Kambriyende önemsiz olan bazı grupların önemli hale geldikleri ve daha önce görülmeyen yeni grupların birden bire ortaya çıktıkları görülür. Bu dönemde ortaya çıkan yeni grupların başlıcaları: Midyeler, yosun hayvancıkları, Stromatoporoidler, mercanlarla derisi dikenlilerden denizlaleleri, deniz kestaneleri, ve denizyıldızlarıdır. Bu dönemde önemi artan grupların başında artikulat dallıbacaklılar gelir. Kambriyende gösterişsiz bir başlangıç yapan artikulat dallıbacaklılar bu dönemde sayıca ve çeşitlilikçe bir patlama yaşadılar. Kambriyende ortaya çıkan nautiloid kafadanbacaklılar, ostrakodlar, salyangozlar, graptolitler Ordovisyende önem kazanan gruplardandır.

SİLÜRİYEN DÖNEMİ

440-417 myö arasıBalıkların evrimi:
Çenesiz balıkların yayılması, tatlı su balıklarının ve ilk çeneli balıkların evrimi
Ökaryot yaşamın karaya kalıcı olarak yerleşmesi:
Örümcekler, böcekler, kırkayaklar ve akrabaları ve ilk damarlı bitkilerin ortaya çıkması.

Ordovisyen yok oluşlarına neden olan buzul çağının ardından, Silüryende sıcaklıkların tekrar yükselmesiyle Gondvana'yı kaplayan buzullar eridi. Kıtalar yeniden sığ denizlerin altında kaldı. Yok oluşun ardından canlıların çeşitlenip yayılması için uygun şartların sağlanmasıyla canlılar yeni bir uyumsal açılım dönemine girdi. Boşalan yaşama alanları hızla çeşitlenip, yayılan canlılarca dolduruldu. Omurgasızlar daha da çeşitlenerek, yeniden Ordovisyendeki yaygınlıklarını kazandı. Ancak Silüryen uyumsal açılımının başarılı grubu denizlerde hızla çeşitlenen, omurgalılardan çenesiz balıklardı. Bazı çenesiz balıklar tatlı sulara uyum sağlayarak bu ortamlarda yaygınlaştı. İlk çeneli balıklar tatlı sularda ortaya çıktı.



Silüryenin en önemli olayı ökaryotik yaşamın sağlam temellerle ve daimi olarak karaya yerleşmesiydi. Ordovisyende karaya çıkmış olan kara yosunu benzeri bitkiler oldukça yaygınlaştı. İlk damarlı bitkiler de kesin olarak bu dönemde ortaya çıktı. Kara yosunu ve ilkin damarlı bitkilerle kaplı karalarda dolaşan ilk kara hayvanlarıysa, uyum yetenekleri tartışılmaz olan eklembacaklılardı. Örümcekler, akrepler, böcekler, kırkayaklar, ve akrabaları bize oldukça yabancı bu ortamın bildiğimiz tek sakinleriydi.

Silüryen evrimsel açıdan pek çok ilkin gerçekleştiği bir dönemdi. Bu dönemden meydana gelen olaylar dünyayı ve yaşamın bundan sonra izleyeceği yolu büyük oranda etkiledi.

DEVONİYEN

417-354 myö arası
Balık Çağı:
Çenesiz ve çeneli balıklar çeşitlendi, ilk köpekbalıkları ve ilk kemikli balıklar
Omurgalıların karaya çıkması: İlk iki yaşamlılar
İlk ağaç ve ormanların ortaya çıkması
Tohumlu bitkilerin, ammonitlerin ortaya çıkması

Silüryen ile Devoniyen arasında bir kitlesel yok oluş bulunmaz, bu nedenle Silüryende başlayan evrimsel eğilimler kesintiye uğramadan Devoniyende devam eder. Bir önceki dönemde yaygın olan omurgasız grupları, Devoniyende de varlığına eskisi gibi devam ederken, ammonitler ilk kez ortaya çıkar. Silüryende çeşitlenmeye başlayan balıklar bu dönemde çeşitliliklerinin zirvesine ulaşıp, Devoniyen denizlerinin bir numaralı hayvan grubu olur. Hem kemikli balıklar hem de köpek balıklar da bu dönemde ortaya çıkar.

Karasal ökaryotların gelişimi de kesintiye uğramadan sürer. Silüryende ortaya çıkan damarlı bitkiler dönem boyunca hızla gelişir, çeşitlenip yaygınlaşır. İlk tohumlu bitkiler ve ağaçlarla birlikte ilk ormanlar da dönemin sonuna doğru oluşur. Eklembacaklılar yaygınlıklarını artırır, yeni böcek grupları ortaya çıkar. Denizlerde yaygınlaşan omurgalılar karaya ilk adımlarını dönemin sonunda atar: ilk iki yaşamlılar ortaya çıkar.

KARBONİFER

Kömür Çağı
354 myö-292 myö
Bataklık ormanlarının ortaya çıkıp yaygınlaşması
Ammiyotik yumurtanın keşfi: Sürüngenlerin ortaya çıkması
İlk uçan böcekler,
Gondvana ile Lavrasya'nın çarpışması: Pangea'nın oluşması



Dünya kömür rezervlerinin büyük bir kısmı bu zamana ait olduğundan, döneme "karbon içeren" anlamında "Karbonifer" adı verilmiş. Ancak bugünlerde döneme yeniden bir isim vermemiz gerekseydi, muhtemelen "yeşil çağ" anlamına gelen bir kelime kullanırdık. Karbonifer, tüm dünya karalarının ekvatoral düzlemde bir araya toplanmaya başladığı ve bu uçsuz bucaksız kara parçasının büyük bir bölümünün günümüz Amazon ormanlarına benzetilebilecek yağmur ormanlarıyla kaplı olduğu bir dönemdi. Bu uçsuz bucaksız yeşil; bugün artık var olmayan veya günümüz bitkilerinin ataları olan eğrelti ve eğrelti benzeri bitkilerle ilkin tohumlu bitkilerin dahil olduğu, pek çok farklı grubun oluşturduğu bataklık ormanlarıydı. Bu yoğun bitki örtüsünün hayvan sakinleri olan böcekler, kırkayaklar ve akrepler de çağdaşlarına göre dev boyutlardaydı; omurgalıları ise çok çeşitli iki yaşayışlılar temsil ediyordu. Dönemin sonuna doğru, dev kıta Pangea oluştukça ve buzullar büyüdükçe, çekilen deniz suları ve kuraklaşan iklimle birlikte bitkilerin ve ormanların yapısı değişirken, sürüngenler de yavaş yavaş kendilerini göstermeye başlar.

PERMİYEN

Paleozoiğin Son Dönemi      292 myö-251,4 myöKurak karasal iklim ve Pangea'nın oluşumunun tamamlanması
Bataklık Ormanlarının Yok olması, Açık Tohumluların Yaygınlaşması
Sürüngenlerin Baskın Omurgalı grubu olması


Permiyenin başları, Karboniferden çok da farklı değildi. Karboniferin sonunda kitlesel bir yok oluş yaşanmamış ve tüm ekosistemler Karboniferde gösterdikleri eğilimlerini sürdürüyordu. Denizlerde, temelleri Devoniyende atılan ve Karboniferin başında geçirilen değişimden beri fazlaca bir değişim olmamıştı. Karbonifer buzullarının yol açtığı deniz seviyesi değişimleri, Permiyenin başında da devam ediyor; deniz yaşamı bulduğu her fırsatta yeniden serpiliyordu. Karbonifer bataklık ormanları, ekvatoral kuşakta azalmış da olsa varlığını sürdürdü. Karboniferin sonlarına doğru başlayan, kibrit otu ve at kuyruklarından eğrelti ve tohumlu bitkilere olan kayış devam eder. Kara omurgalıları da kuraklıktan etkilenir. Karboniferin çeşitli ve yaygın iki yaşamlı faunası, azalan sulak alanlarla birlikte geri çekilip yerini sürüngenlere bırakır. Bataklık ormanları Permiyenin ortalarına gelindiğinde artan kuraklığa daha fazla dayanamaz ve yok olur. Karboniferin mevsimsiz, nemli ve ılıman ikliminden geriye hiçbir şey kalmamış, Permiyen sürüngenlerinin yaşamları, onlara yolu açmış olan gece-gündüz sıcaklık farklılıklarının aşırı uçlarda seyrettiği, kurak ve karasal bir iklimde geçiyordu. Pangea'nın oluşum süreci deniz yaşamını da etkilemeye devam ediyordu. Azalan deniz kıyı şeridi ve çekilen sularla, deniz canlılarının yaşama alanları gittikçe azaldı. Kısacası Paleozoik yaşamı zor günler geçiriyordu. Ancak her şey bir uyum süreciyle halledilebilir ve Paleozoik yaşamı aralarından en uygun olanların devam etmesiyle yeniden parıldayabilirdi.



Ne var ki, üç yüz milyon yıldır yeryüzünü kaplayan ve onu biçimlendiren Paleozoik yaşamı için, günlerin sonu çok yakındı. Permiyenin sonu Paleozoik yaşamının da sonu oldu. Büyük yok oluş tüm türlerin %90-95'ini yok etti. Bilim adamları böylesi bir katliama neyin yol açmış olabileceği üzerinde yıllardır tartışıyor. Pek çok kuram arasından öne çıkan, yine bir gök cisminin yolunun yeryüzününkiyle kesişmesi... Anlaşılan o ki dinozorların sonunu getiren de yollarını açan da bir gök cismi olmuş.

biltek.tubitak.gov.tr

















Yeryüzündeki Başlıca İklim Tipleri ve Tabii Bitki Örtüsü

Yeryüzündeki Başlıca İklim Tipleri ve Tabii Bitki Örtüsü

YERYÜZÜNDEKİ BAŞLICA İKLİM TİPLERİ VE TABİİ BİTKİ ÖRTÜSÜ

Dünya'nın hemen her bölgesinin kendine özgü bir iklimi bulunmaktadır. Ancak, benzer iklim kuşakla­rına sahip alanlar büyük iklim kuşakları oluşturur­lar. Yüzlerce km2 lik sahaları etkileyen büyük iklim gruplarına makroklima adı verilmektedir. Bununla birlikte, makroklima alanlarında bazen öyle yerler vardır ki, buralarda görülen iklim özellikleri içinde bulundukları kuşaktan tamamen farklıdır. Makroklimalar içerisinde bölgesel farklılıklar gösteren, özel koşullu küçük iklim alanlarına da mikroklima de­nilmektedir.

Şimdi, yeryüzündeki büyük iklimleri, bu iklimlerin özelliklerini ve bu iklimlere uyum sağlamış bitki örtülerini inceleyelim.

A. SICAK İKLİMLER

1. Ekvatoral İklim: Ekvator çevresinde, 0° -10° Kuzey ve Güney enlem­leri arasında görülür. Yıllık ortalama sıcaklık 25°C dolayındadır. Yıllık sıcaklık farkı 2 - 3°C’yi geçmez. Yıllık yağış miktarı 2000 mm den fazladır. Her mev­sim yağışlı olmakla birlikte, ekinoks tarihlerinde yağış maksimum düzeye erişir. Tabii bitki örtüsü oldukça gür ve geniş yapraklı ormanlardır.

Ekvatoral iklim, Amazon ve Kongo havzalarının büyük bir kesiminde, Gine Körfezi kıyılarına yakın bölgelerde, Endonezya ve Malezya'nın büyük bir bölümünde etkili olmaktadır.

2. Tropikal İklim (Subtropikal - Savan): 10° - 20° Kuzey ve Güney enlemleri arasında ve 0° - 10° enlemle-rinde 1000 m’den sonra görülür. Ekvatoral kuşak ile çöller arasında bir geçiş iklimi­dir. Yıllık ortalama sıcaklık 20°C dolayındadır. Yıl­lık sıcaklık farkı 4 - 5°C’dir. Yıllık yağış miktarı 1000 - 2000 mm. arasındadır. Güneş ışınlarının dik geldiği yaz ayları yağışlı, kışlar kuraktır. Tabii bitki örtüsü yüksek boylu ve gür bitki toplulukları olan savanlardır.

Tropikal iklim, Sudan, Cad, Nijerya, Mali, Mori­tanya, Brezilya, Venezuela, Kolombiya, Peru ve Bolivya gibi ülkelerde etkili olmaktadır.

3. Muson İklimi: Muson rüzgarlarının etki alanlarında görülür. Yıllık ortalama sıcaklık 15 - 20°C dir. Yıllık sıcaklık farkı 10°C civarındadır. Yıllık ortalama yağış 2000 mm do­layındadır. Yıllık yağışların % 85'i yaz aylarında dü­şer. Kış mevsimi kurak geçmektedir. Tabii bitki örtüsü kışın yaprağını döken, yazın yeşillenen ormanlardır. Yağışların azaldığı yerlerde ise savanlar görülür.

Muson iklimi, Güney Hindistan, Güney Çin, Gü­neydoğu Asya, Japonya ve Mançurya gibi böl­gelerde etkili olmaktadır.

4. Çöl İklimi (Sıcak ve Kurak İklim): Dönenceler civarında, Asya ve Kuzey Amerika'da karaların iç kısımlarında ve Güney Amerika'nın gü­neyinde görülür. Bu iklim tipini, yağışların yok dene­cek kadar az olması belirler. Çöllerdeki nem yeter­sizliği, günlük sıcaklık farkının büyümesine zemin hazırlamıştır. Günlük sıcaklık farkının 50°C yi buldu­ğu zamanlar olmaktadır. Yıllık yağış miktarı 100 mm’nin altındadır. Yağışlar daha çok sağanak yağmurlar şeklindedir. Tabii bitki örtüsü bazı kurakçıl otlar ve kaktüs bitkileridir.

Afrika'da Büyük Sahra, Ortadoğu'da Necef, Asya'da Gobi, Taklamakan, Deşti Kebir, Avustralya'da Gobbon ve Gibson, Güney Afrika'da Kalahari ve Namib, Güney Amerika'da Patagonya, Atacama ve Peru ile ABD'nin güneybatısı yeryü­zündeki başlıca çöl alanlarıdır.

B. ILIMAN İKLİMLER

1. Akdeniz İklimi: Genel olarak, 30° - 40° enlemleri arasında görülür. Yazları sıcak ve kurak kışları ılık ve yağışlıdır. Yıl­lık ortalama sıcaklık 15 - 20°C dir. Yıllık sıcaklık farkı ise 18°C kadardır. Yıllık yağış miktarı 600 -1000 mm arasında değişir. En fazla yağış kışın, en az yağış yazın görülür.

Karakteristik bitki örtüsü, kızılçam ormanlarının tahrip edilmesiyle ortaya çı­kan makilerdir. Makiler, sürekli yeşil kalabilen, kısa boylu, sert yapraklı, kuraklığa dayanabilen, çalımsı bodur bitkilerdir. Mersin, defne, kocayemiş, zey­tin, süpürge çalısı, bodur, ardıç gibi bitkiler başlıca maki türleridir. Akdeniz ikliminde yağışın az çok yeterli olduğu orta yükseklikteki yamaçlarda iğne yapraklı ağaçlardan oluşan ormanlar (Kızılçam, sarıçam, karaçam ormanları gibi) yer alır.

Akdeniz iklimi en belirgin olarak Akdeniz çevresin­de görülmekle birlikte, Güney Portekiz, Afrika'nın güneyinde Kap Bölgesi, Avustralya'nın güneyba­tısı ve güneydoğusu, Orta Şili ve ABD'nin Kalifor­niya eyaletinde de etkili olmaktadır.

2. Okyanusal İklim: Genel olarak, 30° - 60° enlemleri arasında, karala­rın batı kıyılarında görülür. Yazlar fazla sıcak, kış­lar da fazla soğuk olmaz. Yıllık sıcaklık ortalaması 15°C dir. Yıllık sıcaklık farkı 10°C yi bulmaktadır.

Yıllık yağış ortalaması 1500 mm. dir. En fazla yağış sonbaharda görülür. Tabii bitki örtüsü yayvan ve iğ­ne yapraklı ağaçlardan oluşan ormanlardır. Orman­ların tahrip edildiği yerlerde çayırlar bulunur. Okyanusal iklim, Batı Avrupa, Kuzey Amerika'nın ku­zeybatısı, Güney Şili, Avustralya'nın kuzeydoğu­su ve Yeni Zelanda'da etkili olmaktadır.

3. Karasal İklim: Genel olarak, 30° - 65° enlemleri arasında, karala­rın deniz etkisinden uzak iç kısımlarında ve kıtala­rın doğu kıyılarında görülmektedir. Kışlar çok soğuk geçer ve uzun sürer. Yazlar ise sıcaktır. Yıllık sıcaklık ortalaması 0 - 10°C arasında değişir. Yıllık sıcaklık farkı 20 - 40°C’dir. Yıllık yağış miktarı 500 -600 mm dolayındadır.

En fazla yağış yazın, en az yağış kışın düşer. Kış yağışları daha çok kar şeklindedir. Tabii bitki örtüsü iğne yapraklı ormanlardır. Yağışın azaldığı kesimler­de de bozkırlar (step) görülür. Sibirya ve Kanada da iğne yapraklı ormanlara tayga ormanları adı verilir. Taygalar, Dünya ormanlarının % 15'ini oluştururlar.

Karasal iklim, Sibirya, Kanada ve Doğu Avru­pa'da geniş bir yayılış sahasına sahiptir.

4. Step İklimi (Yarıkurak İklim): Step iklimi, bir geçiş iklimi özelliği gösterir. Üç gru­ba ayrılır;

a. Tropikal Step İklimi: Savan ikliminden çöl ikli­mine geçiş alanlarında görülür.

b. Subtropikal Step İklimi: Çöl ikliminden Akde­niz iklimine geçiş alanlarında görülür.

c. Orta Kuşak Step İklimi: 30° - 50° önlemlerin­deki çöller etrafında ve Akdeniz ikliminden karasal iklime geçiş alanlarında görülür.

Step iklimlerinde yıllık sıcaklık farkı 15 - 30°C’dir. Yıllık yağış miktarı 300 - 500 mm’dir. Step iklimle­rinde en fazla yağış ilkbaharda ve yazın düşmek­tedir. Tabi bitki örtüsü yağışlı mevsimde yeşeren, kurak mevsimde sararan step (bozkır)’tir.

İnsanlar tarafından ağaç kesilerek, yakılarak or­manların ortadan kaldırılması sonucunda olu­şan bozkırlara antropojen bozkır denir. Bu tür bozkırlar, ormanların tahrip edilmesi sonucunda ortaya çıktığından yer yer orman ağacı toplu­luklarına rastlanır.

C. SOĞUK İKLİMLER

1. Tundra İklimi (Kutupaltı İklimi): Genel olarak, 65° -80° Kuzey enlemleri arasında görülür. Sıcaklığın çok düşük olduğu bir iklim tipi­dir. Bu iklimde en sıcak ayın ortalaması dahi 10°C yi geçmez. Kışın değerler -30°C ile -40°C ye iner. Yıllık sıcaklık far­kının 65°C yi bulduğu yerler vardır. Yağışlar or­talama 200 - 250 mm ka­dardır. En fazla yağış yaz aylarında görülür. Tabii bitki örtüsü çalı, yosun ve yazın yeşeren kurakçıl otlardan oluşan tundralardır.

Tundra iklimi, Avrupa'nın kuzey kıyıları, Kuzey Si­birya, Kuzey Kanada, Grönland Adası kıyıları ve Orta kuşaktaki yüksek dağlarda etkili olmaktadır.



2. Kutup İklimi: Karlar ve buzullarla kaplı kutup bölgelerinde görü­lür. Sıcaklık ortalaması bütün yıl boyunca 0°C’nin altındadır. Sıcaklık, çoğu zaman -40°C ye, hatta da­ha altına iner. Yıllık sıcak­lık farkı 30°C dolaylarında­dır. Yağışlar son derece az ve kar şeklindedir. Orta­lama yağış 200 mm. civa­rındadır. Bu iklim tipinde bitki örtüsü yoktur.

Kutup iklimi, Kuzey Kutbu çevresinde Grönland Adası'nın iç kısımlarında ve Antarktika'da etkilidir.

Kutup bölgelerinde deniz yüzeyinin donmasıyla oluşan geniş buz örtülerine bankiz denir. Ortalama kalınlıkları 2 m kadardır. Karalarda oluşan ve koparak denize düşen buz dağlarına ise aysberg adı verilmektedir.

İKLİM VE BİTKİ ÖRTÜSÜ İLİŞKİSİ

Yukarıda da anlatıldığı gibi, iklim ile bitki topluluk­ları arasında sıkı bir ilişki vardır. Kutup iklimi hari­cinde diğer bütün iklimlerin kendine has karakteris­tik bitki örtüsü vardır. Farklı bölgelerdeki benzer ik­lim varlığını benzer tabii bitki örtüsü kanıtlar.

Bitki örtüleri yer şekillerinden dolayı, yeryüzünde aralıksız kuşaklar oluşturamazlar. Ancak, genel olarak Ekvator'dan kutuplara doğru, geniş yapraklı ormanlar, karışık ormanlar ve iğne yapraklı ormanlar, şeklinde kuşaklar meydana gelmiştir.

Sıcaklık ve nem, bitki hayatını doğrudan etkiler. Yükseklere çıkıldıkça sıcaklık ve nem oranı azalır. Buna bağlı olarak bitki örtüsü de seyrekleşir. Belirti bir yükseklikten sonra cılızlaşır ve doğal olarak ortadan kalkar. Bir yamaca düşen yağış miktarı aynı ise, yükseldikçe bitki örtüsündeki değişme sıcaklık azalmasıyla ilgilidir. Ancak, sıcaklık şartları aynı ise, farklılaşma nem miktarının değişmesiyle ilgilidir.

Yükseklere çıkıldıkça bitki toplulukları, geniş yapraklı orman, karışık ormanlar, iğne yapraklı ormanlar ve dağ çayırları şeklinde kuşaklara ayrılır.

Dağların Güneş'e bakan yamaçlarında bitkilerin olgunlaşma süreleri daha kısadır. Ormanın ve ağa­cın yetişme sınırı daha yüksektir.
Delgeç Bulutlarının Sırları

Delgeç Bulutlarının Sırları

Delgeç bulutları


Sanki devasa buyuklukte bir delgec ile delinmiş gibi gorunen delgec bulutlarının nasıl oluştuğu 1940’lı yılardan beri bilim insanlarında merak uyandırmıştır. Bu doğa harikalarının oluşma surecini acıklamak uzere, jetlerden kaynaklanan akustik şok dalgaları, jetin rotası uzerindeki havanın lokal ısınması, jetlerin yuksek irtifada ucarken arkalarında bıraktıkları iz boyunca buz oluşması gibi bircok olası sebep one suruldu. İlk yıllardaki gozlemler de olağandışı bu bulut  oluşumlarının jetlerden kaynaklandığını doğrulamış gozukse de hem bu oluşumun gercek mekanizması hem de pervaneli ucakların da bu bulutları oluşturabildiği yakın bir zamana kadar bilinmiyordu.

Gectiğimiz Haziran ayında Amerikan Meteoroloji Topluluğu Bulteni’nde yayımlanan bilimsel calışma, uzun yıllardır gizemini koruyan delgec bulutlarının  oluşum mekanizmasını acıklıyor. Atmosfer Araştırmaları Ulusal Merkezi’nde gorevli bilim insanlarından Andrew Heymsfield ve calışmada yer alan diğer araştırmacılar, belirli atmosferik şartlar altında jetler veya turboprob ucaklar (gaz turbini ile calışan pervaneli ucaklar) bulutların icinden  gecerken bulut tohumlama surecindekine benzer bir etki oluşmasının yağmur ve kar yağışına neden olabildiğini gosterdiler. Bu etkinin oluşması icin ucakların, donma noktasının altında (-15 derece ve daha altı) hala sıvı durumda olan su damlacıkları iceren bulut kumeleri ile karşılaşması gerekiyor. Turboprob ucaklar bu yapıdaki bulut kumelerinin  icinden gecerken pervaneler havanın cok hızlı bir şekilde genleşmesine neden olabiliyor.

Benzer bir durum, jetler yuksek hızla bulut icinden gecerken kanat uzerindeki havanın ani bir şekilde genleşmesi ile de ortaya cıkabiliyor. Hava genleştikce soğuyor ve sıvı haldeki super soğuk su damlacıklarının donup buz taneciği haline gelmesine ve yağış şeklinde bulut kumesinden ayrılmasına sebep oluyor. Bu olağandışı suni yağış neticesinde de bulut kumesi icinde ilginc  şekilli delik oluşumları ortaya cıkıyor.

biltek.gov.tr
Bitkiler Dünyayı Donmaktan Koruyor

Bitkiler Dünyayı Donmaktan Koruyor

Bitkiler Dünyayı Donmaktan Koruyor


(Cografya) Kutuplar 50 milyon yıl önce, timsahların yaşadığı, buzsuz bir yerdi. Daha  sonra, atmosferdeki karbondioksit  miktarının yavaş yavaş azalmasıyla yerküre soğudu. Bilim insanları, bu azalmayı durdurup Dünyamızı donmaktan kurtaranın karalarda yetişen bitkiler olduğunu ortaya koydular.

Şimdiye kadar atmosferdeki karbondioksit düzeyinin üst sınırı, küresel ısınma ve Dünya’daki yaşam kalitesi tartışmalarının odağı olmuşken bu çalışmada, karbondioksit  düzeyinin alt sınırda kalmasını  sağlayan dinamiklerle ilgileniliyor.Volkanik gazlar doğal olarak atmosferdeki karbondioksit miktarının artmasını sağlar. Buna karşın, karbondioksit milyonlarca yıldır, granit gibi silisli taşların hava koşullarının etkisiyle aşınmasıyla eksilir ve okyanusların dibinde karbonat olarak hapsolur.Bu taşlar aşındıkça, atmosferdeki  karbondioksit miktarı da azalır.Yale İklim ve Enerji Enstitüsü’nden Mark Pagani, Tibet ve Güney Amerika  gibi yerlerde son 25 milyon yıldaki dağ oluşumları sırasında, atmosferdeki  neredeyse tüm karbondioksitin  emilmesine yol açacak şartlar oluşabilir ve Dünya tamamen donabilirdi  diyor. Oysa atmosferin karbondioksit yoğunluğu 1 milyon parçacıkta 200-250 civarına düştü ve karbondioksit miktarındaki azalma durdu.Araştırmacılar karbondioksit miktarındaki azalmanın nasıl durduğunun yanıtını aradı. Bunun için küresel karbon döngüsü canlandırmaları ve bitki yetiştirme deneyleri yaptılar. Araştırmanın sonunda, karbondioksit düzeyinin bitkiler için yaşam sınırına kadar düşmesiyle, bitkilerin silisli taşları aşındırma kapasitesinin  büyük ölçüde azaldığını, bunun da karbondioksit düzeyindeki azalmayı yavaşlattığını gösterdiler. Araştırma grubundan Ken Calderia  ve David Beerling, bitkilerin bize lezzetli yiyecekleri sağlamasının yanında atmosferdeki karbondioksitin kritik seviyenin altına inmesini engelleyerek, Dünya’nın uzayda “kartopu” gibi dolaşmasını önlediğini belirtiyor.

Dinozorlara Olan Bize de Olur mu?

Dinozorlara Olan Bize de Olur mu?

Dinozorlara Olan Bize de Olur mu?


Çok eski zamanlardan günümüze kadar yeryüzüne çarpan asteroit ve kuyrukluyıldızlar Dünya yüzeyinde çeşitli kraterlerin oluşmasına neden olmuştur. 65 milyon yıl önce Meksika’nın Yucatan Körfezi’ne düşen böyle bir cismin dinozorların yok oluşuyla ilgili olduğu sanılıyor.  NASA, bunun gibi önemli değişikliklere yol açabilecek asteroitleri on yıldır saptamaya çalışıyor. Özellikle de “öldürücü darbe” potansiyeli olan, çapı 1 km’nin üzerinde ve Dünya’ya 50 milyon kilometre ve daha yakın yörüngelerde dolanan cisimlere odaklanılıyor. Ancak büyük olanları saptamak işin kolay kısmı. Kolayca tanımlanamayacak kadar küçük olanların da ciddi tehdit oluşturabildiğini yaşanan örneklerden biliyoruz.

Yüz yıl önce Sibirya’nın orta bölgelerine düşen bir kuyrukluyıldız havada patlayarak yaklaşık 2000 km2 lik ormanlık alanı yerle bir etmişti. Havadaki patlamanın 8,5 km yüksekte ve Hiroşima’ya atılan atom bombasınınkinden 185 kat daha güçlü bir etkiyle gerçekleştiği tahmin ediliyor. Sandia Ulusal Laboratuvarları’nın yaptığı benzetimler 27 m çapındaki bir cismin bu etkiyi ortaya çıkarmaya yetebileceğini gösteriyor.  Sibirya semalarını bir ateş topuyla aydınlatan bu patlama 30 Haziran 1908’de sabahın erken saatlerinde oldu ve Tunguska olayı olarak anıldı. Bu olay, uzaydan gelebilecek gizli tehlikelerle ilgili yakın geçmişte verilmiş bir uyarı olarak kabul ediliyor.

NASA’nın Kaliforniya’daki Jet İtki Laboratuvarları’nda çalışan araştırmacılar Tunguska olayındaki gibi bir göktaşının Dünya atmosferine her 300 yılda bir girme olasılığı bulunduğunu ve “yakın” yörüngelerde dolanan benzer büyüklükteki asteroit sayısının 375.000 dolayında olabileceğini belirtiyorlar. Neyse ki bir sonraki göktaşının yeryüzünün üçte birini oluşturan okyanuslardan ya da yerleşim yerlerine uzak, geniş arazilerden birine düşme olasılığı daha büyük. İlgili kamu kurumlarının böyle bir olayın olası zararlarına hazır olmak için ne kadar kaynak ayırması gerektiğiyse risk yönetimi sınavlarının hâlâ en zor sorularından biri. Jet İtki Laboratuvarları’ndan Donald K. Yeomans, atmosferimize sürekli çok sayıda göktaşının girdiğini, bunların basketbol topu ile bir otomobil arasında değişen büyüklüklerde olduğunu ve birçoğunun tümüyle yanarken, bir bölümünün zarar verecek şekilde havada patladığını belirtiyor. En güncel örneklerden biriyse bu Haziran ayı sonunda Peru’ya düşen ve 18 m çapında bir krater açan göktaşı. Büyük olasılıkla bir basketbol topundan büyük olmayan bu cisim, gizlice süzülen göktaşlarının barındırdığı tehlikeyi hatırlattı.

NASA, Dünya’ya çok yakın, 1 km ve daha büyük çaplı 940 asteroitin olduğunu tahmin ediyor. Bunlardan 743’ü tanımlanmış durumda. NASA Dünya’ya yakın 5500’den çok asteroidi saptamış bulunuyor. Bütçe kısıntıları NASA’nın önümüzdeki yıl %90’ını bitirmeyi amaçladığı büyük cisimleri tanımlama projesini yavaşlatıyor. Sibirya’ya düşen göktaşı gibi küçük olanların tanımlanmasıysa daha uzun yıllar sürecek gibi. Durum böyle olsa da gökbilimciler Dünya’ya çarpma olasılığı olan birçok asteroitin önümüzdeki on yıl içinde tanımlanacağını belirtiyor. “Ancak farkına varmak tehdidin üstesinden gelmek için yalnızca ilk adım.” diyor Apollo 9 astronotu Rusty Schweickart. Schweickart, Dünya’ya yakın cisimleri tanımlamak ve bunlara müdahale etmek için insansız uzay aracı geliştirme amacıyla daha çok araştırma yapılması gerektiğini savunan bir vakfı yönetiyor.  Eski astronot, büyük ya da küçük, dünyaya doğru gelen bir asteroit ya da kuyrukluyıldızın saptanması durumunda bir yön saptırma tekniğinin ortaya konmamış olması bir yana, böyle kaçınılmaz bir olay için uluslar arası işbirliğine yönelik kayda değer bir çabanın da bulunmadığını vurguluyor. Schweickart’a göre uluslararası karar sürecinin işlememesi gelecekte alacağımız bir darbenin belki de en büyük nedeni olacak.

Biltek.tubitak.gov.tr

Neden Buzul Çağlarına Giriyoruz?

Neden Buzul Çağlarına Giriyoruz?

Buzul Çağları


Dünyamız yaklaşık 100.000 yıllık döngülerle ısınıp soğuyor. Bu sürelerin sonunda önce bir ısınma sonucu kutup buzları eriyor ve deniz seviyeleri yükseliyor. Bunu yeni bir buzul çağı izliyor ve döngü sürekli yineliyor.  Bu değişimlerin nedeni konusunda 30 kadar kuram bulunuyor. Ancak, Woods Hole ve Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden iki iklimbilimci, bilmecenin çözümüne yaklaşmış görünüyor. Peter Huybers ve Carl Wunsch, tortullardaki kayıtlardan belirlenen son yedi ısınma dönemini Dünya’nın dönüş hareketiyle ilgili olarak daha önce belirlenmiş bulgularla karşılaştırmışlar. Gezegenimizin dönüş  ekseni, yörünge düzlemine bir açı yapıyor, ama bu açının değeri zaman içinde değişebiliyor. Eksen, 40.000 yıllık döngülerle birkaç derece oynuyor. Açı en yüksek değerine ulaştığında gezegenimizin üst enlemleri daha çok güneş ışığı alıyor ve buzlar eriyor.

Peki, eksen açı döngüsü 40.000 yılda tamamlanıyorsa, bu 100.000 yıllık buzul döngüsünü nasıl açıklıyor? Huybers ve Wunsch’a göre güneş ışığının kayda değer bir etki göstermesi için buzulların önce yeterli bir büyüklüğe ulaşması gerekiyor. Dolayısıyla da buzul döngüleri, arada bir ya da iki eksen kayma döngüsünü atlayarak gerçekleşiyor ve sonuçta ortalama 100.000 yıllık süreleri tutturuyor.  Döngüler günümüzdeki küresel ısınmayı açıklayabilir mi? “Hayır” diyor Huybers. “Küresel ısınma çok yeni bir olgu. Son büyük ısınmaysa 20.000 y›l önce meydana gelmişti, dolayısıyla bizim yeni bir buzul çağına doğru ilerliyor olmamız gerekir.”

biltek.tubitak.gov.tr

Geleceğin Sıfır Karbon Salımlı Kenti Kuruluyor!

Geleceğin Sıfır Karbon Salımlı Kenti Kuruluyor!

Sıfır Karbon Salımlı Kent


Petrol zengini Abu Dabi kentinin yakınlarında, çok farklı bir kentin inşaatı başladı. 50.000 kişi ve 1500 kadar da iş yerine ev sahipliği yapacak bu alanın özelliği, asgari düzeyde enerjiyle işleyecek ve kentte kullanılan kaynakların da yenilenebilir türden olması. Aslında tam bir bilimkurgu kenti,ilk binası, bir araştırma enstitüsü. Öyle bir enstitü ki, “Ortadoğu’nun Silikon Vadisi”ni oluşturacak bir tohum olarak betimleniyor; farkı, bilgi teknolojileri değil, yenilenebilir enerji üzerine temelleniyor olması.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin merkezinde kurulacak olan yeni kent, 15 milyar dolarlık devlet desteğiyle başlatılan “Masdar Girişimi”nin bir parçası. Bu büyük yatırım programının bir amacı da, Emirlikler’in refah ve zenginliğini yalnızca petrole bağımlı olmaktan kurtarmak. Yetkililere göre programın başarılı olması, ülkeyi yenilenebilir enerji konusunda lider konumuna getirecek. Toplam 22 milyar dolara mal olacağı hesaplanan bu sıfır-karbon salımlı kent, bir dizi farklı teknolojiden yararlanacak: bina yüzeyleri ve çatılarda kullanılacak ince-filmli güneş panellerinden, enerji kullanımını izleyen algılayıcılara, arabaları gereksiz kılacak ve gücünü akülerden alan sürücüsüz araçlara kadar... Tabii bu da kenti, sera gazı salımlarının azaltılması için öne sürülen yeni teknolojilerin deneme alanı konumuna getirecek. Kenti sıfırdan kurmanın da bazı avantajları var. Sözgelimi, güneş enerjisinin maliyetinin yarıya yakını, kurulum malzemeleri ve işçiliği kapsıyor. Projede ince film tipi paneller, geleneksel inşaat malzemelerinin yerini alarak bina yüzeylerine doğrudan yerleştirilebilecek. Soğutma için enerji kullanımıysa binaların, sokakların ve yeşil alanların tasarım ve konumları gözetilerek daha ilk adımda azaltılabilecek; klimalarda, geleneksel kompresörler yerine güneş ısısını kullanan soğurmalı soğutuculardan yararlanılacak.

Ulaşım için harcanan enerjinin nasıl azaltılacağına gelince.Yukarıda sözü edilen sürücüsüz, akülü ulaşım araçları, gideceğiniz yeri bilgisayara girdiğinizde, kapınızda! Güçlerini araç içinde depolanmış, yenilenebilir enerjiyle sağlayacaklar elbette. Su kullanımı en düşük düzeyde tutulacak, kent içine yayılmış durumdaki algılayıcılar da kent halkını enerji kullanımlarına ilişkin düzenli olarak bilgilendirecek. Bu ve benzeri önlemlerle enerji tüketiminin, aynı büyüklükteki bir ‘geleneksel’ kentle karşılaştırıldığında %75 kadar düşürülebileceği öngörülüyor.

Doğal olarak bütün bunlar şimdilik yalnızca kâğıt üzerinde. Gerçekte kentin kurulma amaçları arasında belki de en önemlilerinden biri, yeni gelişmelerden hangilerinin uygulanabilir, hangilerinin uygulanamaz olduğunun ortaya çıkması. Projenin bir başka özelliği de, ne yazık ki birçok yönüyle yinelenemez oluşu. Yetkililer Abu Dabi’nin ki gibi bir zenginliğin, projeyi gerçekleştirmede önemli bir önkoşul olduğunu, bunun bir başka yerde kolay kolay uygulanamayacağını söylüyorlar. İkinci engel de tasarımların çoğunun yine Abu Dabi koşullarına göre yapılmış olması. Ancak Masdar Girişimi’nin her şeye karşın çok değerli bir model oluşturacağı konusunda kimsenin kuşkusu yok. Geleceğin kentini tahmin etmekten öte, gözlerimizle görmemize izin verecek bir model...

biltek.tubitak.gov.tr
Gelecekte Dünya Sıcak ve Kuru

Gelecekte Dünya Sıcak ve Kuru

Gelecekte Dünya


Günümüzden 1 milyar sonra,eğer kalmışsa yeryüzündeki hemcinslerimiz,yalnızca genişlemeye başlayan Güneş’in yaydığı cehennemi sıcakla bunalmakla kalmayacaklar.Büyük bir olasılıkla gezegenimizin erimiş çekirdeğini çevreleyen mantonun üstünde içecek bir damla su bile kalmayacak.

Bu boğaz kurutucu kehanetler,Japon yerbilimciler tarafından yapılıyor. ABD Jeofizikçiler Birliği’nin Aralık ayında San Francisco kentindeki toplantısında bu konuda bir rapor sunmaya hazırlanan Japon araştırmacılardan Shigenori Maruyama, "1 Milyar yıl sonra Dünya’daki tüm okyanuslar kuruyacak ve gezegenin yüzeyi, benzer bir süreç yaşamış gibi görünen Mars’ınkine benzeyecek." diyor. Anlaşılıyor ki, denizlerimizin dibi delik. Maruyama ve öteki Japon yerbilimcilerine göre gezegenimizin okyanusları, atmosferden ve yüzeyden kazandıkları suyun beş mislini manto tabakasına sızdırıyorlar.Yerbilimcilerin çoğu zaten gezegen yüzeyinin 250 kilometre altındaki bir geçiş bölgesinde muazzam bir su rezervinin minerallere bağlı olarak bıulunduğunu öngören bir modeli benimsemiş bulunuyor. Su bu rezervuarlara batma bölgesi denen ve okyanusları taşıyan tektonik levhaların, kıta levhaları altına kaydıkları bölgelerden akıyor. Modele göre daha sonra su, erimiş kayayla birlikte bu bölgede alta kayan levhanın yarattığı sürtünme ısısının yol açtığı volkanik faaliyetle ve okyanus diplerindeki sırtlardan yükselerek yeniden yüzeye dönüyor. Ancak Maruyama’nın hesaplarına göre geçiş bölgesine sızan 1.12 milyar ton okyanus suyuna karşılık ancak 230 milyon ton su yeryüzüne geri dönüyor. Aynı araştırmacıya göre son 750 milyon yıl içinde bu süreç okyanusların düzeyini 600 metre alçaltmış bulunuyor. Bu süreç, kısa dönemli iklim değişikliklerinin okyanus düzeyinde yol açtığı küçük ve geçici oynamalarca maskelenmiş olmalı.
Çölü Ormana Çevirsek mi? Çevirmesek mi?

Çölü Ormana Çevirsek mi? Çevirmesek mi?

Sahra Ormanı


Bir çölü ormana çevirsek, karşı karşıya olduğumuz iklim değişikliğini yavaşlatmış olmaz mıyız? Biyolog L. Ornstein, iklim modelleri üzerine çalışan iki uzman D. Rind ve I. Aleinov ile beraber bu fikirden hareketle uygulanabilir bir proje oluşturabilmek için bir araştırma gerçekleştirmiş. Araştırmacıların, içinde orman yetiştirmeye heves ettikleri Sahra Çölü, Kuzey Afrika’nın büyük bir kısmını kaplıyor. 9 milyon kilometrekareden büyük olan bu çöl nerdeyse Avrupa Kıtası kadar. Sahra Çölü’nün doğusunda Kızıl Deniz, kuzeyinde Akdeniz ve batısında da Atlas Okyanusu bulunuyor.

Araştırmacıların tasarladığı sistemde çölün çevresindeki okyanus ve denizlerden alınan su, tuzdan arındırılarak pompa ve borular yardımıyla çölün içlerine getiriliyor. Damla sulama yöntemi kullanılarak su, bitkinin köklerine ulaştırılıyor, böylece buharlaşmanın ve sızıntının neden olduğu su kaybı en aza indiriliyor. Ağaçlandırma planının Sahra Çölü’nün bazı alanlarını 8°C’ye kadar soğutabileceği söyleniyor. Avustralya’ya özgü, çok uzun boylu ve sakızlı bir okaliptüs türü olan Eucalyptus grandis ve sıcağa dayanıklı başka tropik ağaçların bu koşullarda yetişebileceğini belirten araştırmacılar gerekli tek şartın bu ağaçların köklerine su sağlanması olduğu söylüyorlar. Ayrıca, ağaç örtüsünün yılda 700 ile1200 milimetre arasında yağış getireceğini ve oluşacak bulutların güneş ışınlarının uzaya geri yansımasına yardım edeceğini de ekliyorlar.

Yapılan araştırmanın sonuçlarının Avustralya’nın kurak kesimlerinin ağaçlandırılmasında da kullanılabileceği belirtiliyor. L. Ornstein, Avustralya’nın kurak kesimlerinde ve Sahra Çölü’nde hızlı büyüyen okaliptüs benzeri ağaçlarla oluşturulacak ormanların yılda 8 milyar ton karbon depolayabileceğini açıklıyor. İnsanların bir yılda fosil yakıtları ve ormanları yakarak açığa çıkardığı miktar nerdeyse buna eşit. Çöllerdeki ormanlar olgunlaşırken on yıllar boyunca bu karbon miktarını depolamaya devam edebilecekler. Bu proje kesinlikle ucuz değil. Tuzlu suyu arıtmak için kurulacak olan tesislerin yapım ve işletme masraflarıyla sulama aletlerinin ücretleri hesaplanınca çöl ormanlarının faturası yıllık 2 trilyon dolar olarak hesaplanmış. Bu da ormanların atmosferden temizleyeceği 1 ton karbon için 400 dolar ödemek demek. Atmosferdeki karbon miktarını azaltmak için yapılan başka bir araştırmayla karşılaştırmak gerekirse:

Güç istasyonları kurarak atmosferden karbondioksit gazı yakalayıp yer altında depolama projesinde yapılan hesaplamalar 1 ton karbon yakalayıp gömme işlemi için 200 dolarlık bir harcama öngörüyor. L. Ornstein ise iklimi değiştirmenin her durumda birkaç trilyonluk bir proje olacağını belirterek, onlarca yıl sonra ormanların ayrıca yakacak olarak da kullanılabileceğini ve bu enerji kaynağının nerdeyse ‘karbonsıfır’ bir enerji kaynağı olduğunu da sözlerine ekleyerek araştırmasını savunuyor. Bilim insanları, çölde orman yetiştirmenin yan etkilerinin de olduğunu söylüyorlar. Bu yıl olduğu gibi olağan dışı nemli geçen havalar Afrika’da çekirge istilası başlamasına neden oluyor. Ayrıca ormanların var olan toprağı nemlendirme ihtimali de var diyen araştırmacılar Sahra Çölü’nden Atlas Okyanusu’na esen rüzgârların demir yönünden zengin tozu taşıyarak deniz yaşamını beslediğini de hatırlatıyorlar. Yapılan araştırmayı inceleyen bir başka bilim insanı, atmosfer bilimci R. Anthes, yapılan önerilerin dikkate alınması gerektiğini, araştırmanın gerçekleştirilmesi durumunda karbonu uzun süreli hapsetmekten başka yararları da olabileceğini belirtiyor ve araştırmanın gerçekleşebilmesi için anahtar noktanın ,deniz suyunun tuzdan arındırılmasına mali gücün yetip yetmemesi olduğunu ekliyor. L. Ornstein, D. Rind ve I. Aleinov yayımladıkları makalede bunun mümkün olduğunu iddia ediyorlar.

biltek.tubitak.gov.tr
Dayanılmaz Sıcaklıklar Olası mı?

Dayanılmaz Sıcaklıklar Olası mı?

(Cografya)  Dünyadaki ortalama sıcaklıkların artmasıyla tropik bölgelerin, insanların hayatta kalamayacağı kadar sıcak ve nemli bir hale gelebileceği tahmin ediliyor. İklim modellerinin çizdiği en kötü senaryolara göre dünyanın bazı yerleri 100 yıl kadar kısa bir süre içinde bu duruma gelebilir.

Yapılan gözlemler ve incelemelerse bu sürecin çoktan başladığını gösteriyor.Nemlilik artınca terleme bizi daha az serinletebildiğinden daha düşük sıcaklık derecelerinde sıcaktan rahatsız olmaya başlarız. Meksika’daki Naica mağarası ve benzeri birkaç mağara dışında şimdilik dünyanın hiçbir yerinde sıcaklıklar insanın dayanma sınırını aşmıyor. Aslında bunu sağlayan şey gezegenimizin doğal olarak sahip olduğu termostat sistemi.Nemli hava ısındığı zaman yükseliyor ve ortamın serinlemesini sağlayan fırtınaları oluşturuyor.Ancak her şey bununla bitmiyor. Havanın yükselmeye başladığı ve kararlılık eşiği olarak adlandırılan sıcaklık derecesi, yükselen havayı çevreleyen havanın ne kadar sıcak ve nemli olduğuna bağlı olarak değişiyor.Oluşturulan modeller tüm tropik bölgeler ısındığında bu eşiğin yükseleceğini öngörüyor.Hawaii Üniversitesi’nden Nathaniel Johnson ve Shang-Ping Xie son otuz yıla ait uydu verilerini ve yağmur ölçümlerini incelediler ve tropikal bölgelerde, üstteki havanın yükselip yağmur oluşturması için deniz yüzeyinin ulaşması gereken sıcaklığın bugün 1980 yılına göre 0,3 °C daha yüksek olduğunu ortaya çıkardılar.Johnson’a göre bu, kararlılık eşiğinin çoktan yükselmeye başladığını gösteriyor.Johnson, aynı şeyin tropikal bölgelerdeki kara kütleleri için de geçerli olması gerektiğini düşünüyor.Avustralya’daki New South Wales Üniversitesi’nden Steven Sherwood söz konusu olgunun insanlar açısından ne gibi sonuçlar doğurabileceğine dikkat çekiyor.Sıcaklık dalgaları şimdiden on binlerce insanın ölümüne yol açmış durumda ve daha birçok insan karalılık eşiğinin yükselmesi sonucu hayatını kaybedecek.Bazı tropik bölgelerde meydana gelebilecek sıcaklık ve nem artışının, örneğin gölgede ve bir vantilatörün önünde duran bir insanın bile ölebileceği kadar yüksek olabileceği düşünülüyor.
Afrika’nın Tozu Amazon’da Çiçek Açtırıyor

Afrika’nın Tozu Amazon’da Çiçek Açtırıyor

Dünya’nın en ıssız coğrafyasından esen rüzgârlarla, Dünya’nın en verimli topraklarına ulaşan tozlar oradaki bitki örtüsü için çok önemli bir gübre kaynağı.Yapılan ölçümlerde bu tozlu rüzgârların bitkiler için besin niteliği taşıyan, önemli miktarda mineral içerdiği tespit edildi.Bu durum Amazon’daki bazı minerallerce fakir toprakların eksiğini de telafi etmiş oluyor. Bu tozların esas kaynağı Afrika’da ki Bodélé havzası. Bu havza Dünya’daki en tozlu bölge olarak biliniyor.

Bilim insanları 2005 yılında bu havzadan toz örnekleri alıp kimyasal olarak incelediler. İnceleme sonucuna göre tozlar, bitkilerin gelişiminde çok önemli rol oynayan demir ve fosfor iyonları bakımından hayli zengindi. Bu araştırma bilim dünyasını hayli şaşırtmıştı. Çünkü bu tozlardaki gerçek mineral zenginliği, var olduğu düşünülen miktarın tam 38 katı kadardı. Şu anda ise bu mineral zenginliğinin sebebi araştırılıyor.Uzmanlar bunun sebebinin, bu toprakların eski Çad Gölü yatağı üzerinde bulunması olabileceğini düşünüyor. Günümüzde çok büyük oranda kurumuş olan göl, en geniş olduğu zamanda 400.000 kilometrekarelik bir alan kaplıyordu. Şimdiki alanı isebunun yüzde birinden bile küçük.Eğer saçılma bu hızla devam ederseve iklimlerde çok ciddi değişiklikler olmaz ise, bu toz yığını daha 1000 sene  kadar Amazon ormanlarını besleyecek gibi görünüyor. Bu sayede Dünya’daki en büyük oksijen kaynaklarından biri olan Amazon ormanları daha uzun bir sure bu özelliğini koruyacak. Ancak örneğin Afrika’daki yağmur miktarındaki olası artışlar bu toz akışını azaltabilir ve Amazon ekosistemi bu durumdan önemli ölçüde etkilenebilir. Atmosferdeki toz miktarındaki değişiklikler başka ciddi değişikliklere de yol açabilir. Örneğin toz miktarındaki artış Dünya’dan geri yansıyan Güneş ışınlarını engelleyerek küresel ısınmayı artırabilir ya da bulut oluşumlarını etkileyebilir ve  hatta tropik fırtınalara bile yol açabilir.

biltek.tubitak.gov.tr